Maruf

Yazıyı kazmak!.. Ya da kazarak yazmak!..

Adem Polat

Adem Polat

Yazıyı kazmak!.. Ya da kazarak yazmak!..
Hayat kısa, ömür fâni, firsat ise geçicidir. Ele gelen fırsatlar şu kısa hayatta belki bir daha bulunmaz. O halde malın da makamın da sahip olunan herşeyin de hakkı, eldeyken verilmelidir.
Hayat “keşke”ler üzerine kurulmuş adetâ. Ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım, nihayetinde “keşke” sözü dilden dökülüyor. Dile uğramasa bile içerisi nedametle kavruluyor.
Hanımı vefat eden kocanın çaresizliği, kocasını kaybeden kadının yalnızlığı, hocasını yitiren talebenin acizliği, kutsal topraklardan dönmüş bir hacının iç çekmesi, makamını kaybetmiş bir kişinin dönüp koltuğa buruk buruk bakması ve nihayet ölen bir kimsenin dönüp dünyadaki yaşantısına bakması.. ve daha nice nice misaller.. tüm bunların ardı “keşke”lerle dolu.
Bir defasında son model arabasıyla yolculuk eden bir kişi, arabanın kaputundan dumanların çıktığını görür. Hemen arabayı durdurur. O esnada alevler sarmıştır arabanın ön tarafını. Söndürmeye çalışır fakat başaramaz. Araba oracıkta yanar kül olur. (Adam yanmış arabasına bakar ve düşüncelere dalar. Bu arabayı fakir olan bir işçime hibe etseydim ne olurdu sanki. Âh keşke elimden gitmeden şu arabayı mutlak kazanca çevirebilseydim. Hem o fakir insanın zengin gönlünü kazanmış olurdum hem de Hakk’ın rızasını.)
Bir çiftçi sahip olduğu seraları geziyor ve yetiştirdiği mahsulün bereketiyle gururlanıyordu. Bu sene çok iyi bir gelir elde ediyordu. Zaten seracılıkta çok mesâfeler katetmişti. Derken aniden hava şartları bozulmaya başladı. Birkaç gün içerisinde havaların seyri değişmiş çıkan fırtına seraları yerlerinden sökmüş ve üstüne üstlük yağan kar, yıkılan seraların üzerini kaplamıştı. Çiftçi çok üzgündü. (Yıkılmış, darmadağın olmuş seralarını içi acıyarak seyrederken düşünceye daldı. Bundan bir hafta öncesinde bir Kur’ân kursunda okuyan hafız talebeler için yardımdan bahsedilmişti. Yüreğinin sıkıldığını, pişmanlığın sardığını hissetti. “keşke” dedi. Ne olurdu sanki!. Elde varken ebedi aleme yatırım yapsaydım.)
Hasan amca yıllarca memur olarak çalışmış nihayet emekli olmuştu. Çocuklarını okutmuş, büyütmüş, evlendirmişti. Hanımıyla beraber 45 sene iyi-kötü geçinmişti. Hanımı çok hastaydı. Hasan amca hanımıyla ilgileniyor, ona bakıyor, adeta hasta bakıcı gibi geçiriyordu günlerini. Ama olsun o razıydı. Yeter ki can yoldaşı yanında nefes alsın. Gözünün içine baksın. Ömür bu ya, hanımı vefat etti. Aradan bir müddet geçmişti. Cami çıkışı rastladım Hasan amcaya. Bir kaçgün kendime gelemediğim şeyler söyledi. “-Evladım dedi: teyzen gideli evde huzurum kaçtı. Yalnızlık ömür törpüsü. Duvarlar üstüme geliyor. İnsanların içine çıkıyorum. Millet mutlu, evlerine varınca biliyorum ki evde bekleyenleri var. Ben eve gitmek istemiyorum halbuki. Yıllarca çalışıp zorla yaptığım eve girmek acı veriyor evladım. Kızım: “Babacığım! Ben sana bakarım.” dese de bir geliyor, bir gelmiyor. Her zaman gelse ne çıkar ki. (-“Keşke” zamanında hanımın kıymetini bilseydim. Gençken çok çektirdim. Ahir ömrümde anladım fakat doyamadım.)
Caner bey bir kurumun müdürlüğünü yapıyordu. Yıllarca müdürlük yapan Caner bey çalışanlar tarafından pek sevilmezdi. Çünkü onların halinden anlamaz, amir olduğunu her dem hissettirirdi. Her ne kadar “-Ben asla kibirli birisi değilim. Elbette biriz, beraberiz, hepimiz kardeşiz.” gibi sözler söylese de mesele iş olunca acımasız, anlayışsız bir kimliğe bürünürdü. Onun bu tavırları, insanların Caner beyle göstermelik ve çıkarcı bir şekilde ilişki kurmalarına vesile oluyordu. Fakat aslında kimse onu sevmiyordu. Yıllar hızla akıp gidiyor ve görev süresi doluyordu. Gün geldi ve emekli oldu. Caner beyi yanlızlık güzleri bekliyordu. Acı gerçek kendini yavaş yavaş hissettirdi. Sokakta, çarşıda, pazarda dolaşan Caner bey, insanlardan eski ilgiyi göremiyordu. Dahası insanlar onu kâle almıyorlardı. Kahveye girdiğinde ayağa kalkan kimseler artık onu görmezden geliyorlardı. Farklı ortamlara girmeye çalışıyor fakat her defasında eski zamanıyla yüzleşmek zorunda kalıyordu. Çünkü amirliği döneminde zulmettiği insanlar, acılarını her fırsatta Caner beyin yüzüne vuruyorlardı. Anlamıştı hatasını ancak iş işten geçmişti. Artık amir değildi. Müdürlük geçiciydi. Kalıcı olan ise dostluklardı. ( “Keşke” dedi. Keşke dost edinseydim. Keşke koltuktan kişilik devşirmeseydim. Keşke insanlara sırf insan olmaları dolayısıyla değer verseydim. Acımayan ben, şimdi acınacak haldeyim.)
Kazınca yazılacak çok şey çıkıyor. Dertler kazmakla ortaya çıkarmış. Yazıldıkça yüreklere kazılır.
Kafiye bakımından “kazı” ile “yazı” arasında bağ olduğu gibi anlam bakımından da bir bağ varmış meğer!.
Adem POLAT
10.06.2015 Balıkesir

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
Mescid-i Aksa - 7 Ağustos 2017
Kurban’dan Notlar!.. - 7 Ağustos 2017
Kalp Medeniyeti - 12 Temmuz 2017
Kalbe Dokunmak - 17 Haziran 2017
Maruf mu, Münker mi? - 17 Haziran 2017
“maruf” ne demektir? - 13 Aralık 2016
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın