Maruf

TEVBE VE İSTİĞFAR

TEVBE VE İSTİĞFAR

TEVBE VE İSTİĞFAR

مَنْ كَانَ فِى قَلْبِهِ اللهُ فَمُعِينُهُ فِى الدَّارَيْنِ اللهُ وَمَنْ كَانَ فِى قَلْبِهِ غَيْرُ اللهِ فَخَصْمُهُ فِى الدَّارَيْنِ اللهُ

أكْبَرُ الْكَبَائِرِ الإشْرَاكُ بِاللّهِ، وَالأمْنُ مِنْ مَكْرِ اللّهِ، وَالقَنُوطُ مِنْ رَحْمَةِ اللّهِ، وَاليَأْسُ مِنْ رَوْحِ اللّهِ

إنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ فَأُوْلَئِكَ يَتُوبُ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللّهُ عَلِيماً حَكِيمًا

“Allah katında (hakiki, makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra fevren, çabucak vazgeçerek dönüş yapanların tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (en-Nisa, 17)

Kıymetli Kardeşlerim! Değerli Müminler!

Rabbini bilen ve seven Mümin, O’nun yasakladığı haram bir işe tevessül etmez.

Rabbini tanıyan ve O’na teslim olan, O’nun razı olmadığı bir işi, bir günahı işlemez.

Halis, samimi Mümin, bile bile bir günahı işlemez. Çünkü gönlü günaha razı olmaz.

Hata ile işlediği günahlarında ise, kasd etme ve azmetme yoktur. Mümin; «Azmettim kastettim günah işlemeye!» demez. Hakikatte olması gereken budur. Eğer insan günahı işlemeye karşı azimli ise onun tevbe olarak dudaklarından dökülen; «Estağfirullah» sözleri koca bir yalandan ibarettir ve kesinlikle tevbe değildir. Mümin, cehaletle, bilmeden bir cürüm işlerse, hemen hatasını anlar ve tevbe eder. Yaptığı günahın farkına varır varmaz Rabbinin eşiğine varır, af dileyip yalvarır.

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُواْ أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُواْ اللّهَ

“O Müminler ki; unutup utanç verici, çirkin bir günah, bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı hatırlayıp anarlar…

فَاسْتَغْفَرُواْ لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّواْ عَلَى مَا فَعَلُواْ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Tazarrû halinde istiğfar ederek günahlarının affedilmesini diler, mağfiret taleb ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Al-i İmran, 135)

Tevbe, günahı en güzel bir biçimde terk etmek ve hayra yönelmektir.

Günahlar ve Hatalar, Rahmete mani değil! Sevaplar, azaptan eman değil!

Şirk; Allah’tan müstağni olmaktır… Tövbe; günahtan ve şirkten kopmaktır…

Tövbe; Allah’a, O’nun rıza ve rıdvanına rağbet etme cehd ve gayretidir.

Tevbe, en açık, en belirgin şekliyle özrü beyan ve itiraf etme ve ondan el çekmedir.

İtiraf üç şekilden biriyle olur: İnkâr, Cedel ve İkrâr.

1- İnkâr; İtiraf eden kişi; “Ben yapmadım!” der ki; bu inkârdır. “Benim hatam yoktur” diyen kimse, bu sözüyle en büyük edepsizliği ve hatayı işlemiştir. Allah’a taati terk ettiği gibi, tevbeyi de terk etmiştir. Böylece tevbeden mahrum kalarak kendine yazık etmiştir.

نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْ اِنَّ الْمُنَافِقينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“…Onlar Allâh’ı unutdular (Ona tâati bıraktılar), Allah da onları terk etti. Şüphesiz ki münafıklar, hep itaat dışına çıkan günahkar, fâsık kimselerdir.” (et-Tevbe, 67)

2- Cedel ve Mira; İtiraf eden kişi; “Şu sebepten dolayı ben yaptım!” der ki; bu da şeytanın yolu olan cedel ve mira’dır. Günahı irtikab edip işlemenin gerekçesi olmaz.

فَلَا تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى

“…O halde kendinizi (saf ve temiz görerek) temize çıkarmayın! Çünkü kimin Allah’ı daha çok sayıp O’na karşı gelmekten sakındığını O pek iyi bilmektedir.” (en-Necm, 32)

3- İkrâr; İtiraf eden kişi; “Ben yaptım! Günahımdan hacâlet ve pişmanlık içindeyim! Vazgeçiyorum  ve terk ediyorum” der. İşte bu sonuncusu; tevbedir. Müminin edebidir, tavrıdır.

فَتُوبُوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا اَنْفُسَكُمْ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحيمُ

“Derhal Yaradanınıza tevbe edin! Allah yolunda kendinizi öldürün! (hâlinizi düzeltin) Böyle yapmanız sizin için Yaratan nezdinde daha hayırlıdır. Böylece Allah da sizin tövbelerinizi kabul etsin. Çünkü o tövbeleri çok kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur.” (el-Bakara, 54)

Değerli Müminler! Kıymetli Kardeşlerim!

Günahsız ve masum olanlar ancak peygamberlerdir. Sadık bir Mümin de günah işleyebilir. Lakin Mümin, Tevvâb olan Rabbine çokça yönelir; evvâbdır. Çokça tevbe eder; tevvâbdır. Günahının büyük veya küçük olması fark etmez. Bu kulluğun edebidir. Kul, Rabbine karşı edeblidir.

Mevlânâ Hazretlerinin dediği gibi; «Bî edeb mahrum bâşed ez lutf i Rab»

«Edepten mahrum olan kimse, Allah’ın lütf ve kereminden de mahrum olur»

Muhterem Cemaat! Kıymetli Kardeşlerim!

Tevbenin vakti fevrîdir. Yani günahtan dolayı hemen tevbe edilmesi gerekir.

Zira ecel gizlidir. Her an gelebilir. Tevbeyi erteleyip; «Sonra» diyenler helâk olur.

İnsanda mevcût olan fıtrat çok önemlidir. Bazıları; “Huylarımı değiştiremiyorum” diyor ve bunda da çeşitli bahanelerle kendislerini haklı görüyorlar! Eğer insanın iradesi ve ihtiyarı olmasaydı; o zaman bu kadar nebî, bu kadar rasûl, bu kadar kitap gönderilmesinin ma’nâsı ve hikmeti olmazdı.  Levle’l-İhtiyârât le-Betaleti’l-Hikmeh…

Öyleyse, irade ve fırsat elimizdeyken fıtratı Allah ve Rasûlü’nün istediği yöne, istikamete çevirmek lazım. Hazreti Suheyb (r.a.) hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.v.);

“Suheyb ne güzel bir kuldur. Şayet Allah’tan korkmamış olsaydı, yine de günah işlemezdi” buyururlar. Çünkü Hazreti Suheyb’in ve onun gibi olanların fıtratı günah işlemeğe müsaid değildi. Fakat Allah katında, fıtratı günaha müsait olmayan mı, yoksa müsait olduğu halde iradesinin hakkını vererek günah işlemeyen mi daha makbuldür; onu da ancak Allah bilir.

Değerli Müminler! Kıymetli Kardeşlerim!

İş kazaları için önceden çeşitli tedbirler aldığımız gibi manevî hayatımız adına da tedbirler gerekir. İşte İstiğfar; günah tehlikesine karşı bir alarm sistemidir.

İstiğfarla günahlara karşı adeta alarm sistemleri kurulmalı… Kendimizi tehlikede hissettiğimiz an alarmlar çalmalı ve bize elli yerden el uzanmalı…

Vallahi İman için buna değer! Vallahi İstikamet için buna değer! Vallahi Ahiret için, Rabbin rızası ve ebedî kurtuluş için buna değer!

Ta ilk insan Hazret-i Âdem’den beri Şimdiye kadar bu mevzûda en akıllı insanlar, günahında ısrar etmeyen, tevbeyi ertelemeyen ve istiğfarla daima Rabbine dönenlerdir.

Ahmaklara gelince, onlar, dünyayı oyun eğlence sandılar. Her türlü gayr-i meşrû şeyden lezzet almaya baktılar. Zift dolu derin bir kuyuya daldılar ki, ağzı; şehvet, makam, şöhret ve para, dibi de; haybet, hizlân, hüsran ve cehennemdi.

Günah, insanın içinde burkuntu yapıyorsa, bu hal güzeldir ve mü’minlik alâmetidir.

Ama rahatsız etmiyorsa -hafazanallah- o da kalpteki nifaka alâmettir. Münafıklık alametidir.

Zira nifak ve günah aynı cinstendir. Zira günah, ancak münafığı rahatsız etmez.

الحديث كُلُّ بَنِى آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ

Mümini rahatsız eder günah, uykularını kaçırır. Bu yüzden günahında ısrar etmez, edemez!

Bu yüzden Mümin, tevbeyi ertelemez! Daima Rabbine döner.

Günahından derhal teberri eder, bir daha işlememek üzere rücu’ eder.

Mümin bilir ki; Allah (c.c.) tevbe eden ve temizlenen kullarını sever.

Kul olduğunun idraki içerisinde, hacalet ve pişmanlık içinde daima Rabbine döner.

Rabbinin sevgisine layık olmak için, Rabbinin sevgisini kaybetmemek için Rabbine döner.

Muhterem Cemaat! Kıymetli Kardeşlerim!

Tevbe; Kulun günahını itiraf ve ondan pişmanlık duyup bir daha yapmamaya karar vermesi, Allah’ın da bu pişmanlığı kabul ederek günahı mağfiret etmesidir. Tevbede hem kul açısından ve hem de Allah (c.c.) açısından kötü neticeden bir dönüş söz konusudur. Tevbe ile insan, Yüce Yaratıcı’sına iltica eder, yaptığı günahına pişman olarak geri döner, Allah da yüce merhametinin bir tezahürü olarak kulunun yapmış olduğu suçuna karşılık vereceği azabdan ve cezadan döner.

İstiğfar ise; “Kulun yapmış olduğu günahını her an hatırlayıp tevbesini yani içindeki pişmanlığını taze tutmasıdır. Bu yüzden istiğfar yapılması muhtemel yeni günahların önünü kesen ciddi bir amel-i salihtir. Tevbenin akabinde yapılacak olan daimî istiğfar, şeytanın hile ve desiseleriyle içimize akıttığı zehire karşı terk edilmemesi gereken panzehir hükmünde ciddi bir amel-i salihtir.

İstiğfarın maksad ve gayesi budur. Yoksa maksat, dil ile “Estağfirullah” deyip, kalb ve amel ile o günahta ısrar etmek değildir. Böylesi bir istiğfar da kendisi istiğfara muhtaçtır.

Kıymetli Müminler! Muhterem Kardeşlerim!  

Tevbenin, tam bir tevbe olması için, çirkin (kabih) olanı terk ederken aynı zamanda güzel olana yönelmek ve onu yapmak gerekir. Şu âyet-i kerîme bu hakikate işaret etmektedir:

وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَابًا

“Kim tevbe eder, güzel amelde de bulunursa muhakkak o, Allah’a tevbesi makbul (ve bağışlanmış bir kul) olarak döner.” (el-Furkan, 71)

Tevbe; kabahatten, kabahat olduğu için pişman olarak vaz geçmektir ve imanî makamların evvelidir. Hak yolculuğunun başlangıcı, vuslat kapısının yegâne anahtarıdır.

Hakiki tevbe, bedenine veya malına veya haysiyetine bir zarar, herhangi bir korku ya da ümit sebebiyle günahtan vaz geçmek değildir.

Hakiki tevbe, yaptığı kabahatin bir menfaatini bile görse, onun haddi zatında çirkinliğini duyup tiksinerek vazgeçmektir.

إنَّ اللّهَ عَزَّ وَجلّ يَبْسُطَ يَدَهُ بِاللَّيْلِ لِيَتُوبَ مُسِئُ النَّهَارِ

“Aziz ve Celil olan Allah, gündüz günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. (Burada zikredilen; «el», Allah’ın ihsan ve fazlından kinayedir).

وَيَبْسُطُ يَدَهُ بِالنَّهَارِ لِيَتُوبَ مُسِئُ اللَّيْلِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا

Gece günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için de gündüz elini açar. Bu hal, güneş batıdan doğuncaya kadar (kıyamete kadar) devam edecektir.” (Müslim)

Muhterem Cemaat! Kıymetli Kardeşlerim!

Her insan, nitelik ve niceliği değişse de hata eder. Her insan vasfı ve şekli değişse de günah işler. Tevbe kapısının açık olması hayrı da ve şerri de işlemeye yatkın olan insan için bir fırsattır. Erdemli, faziletli ve gerçekten iman sahibi Mü’minler, işlediği günah veya yaptığı hatadan, pişmanlık duyarak hemen Yüce Rabblerine sığınır ve O’ndan af dileyerek tevbe ederler.

Şimdiye kadar Rabb-i Kerîm’in kapısına müracaat edip de eli boş olarak geriye dönen var mı hiç? Hatta içeriye alınıp izzet ve ikram görmeyen bir kimse var mı? Yeter ki müracaat ve münacat edilsin! Yalvarış ve yakarış duanın kabulünün şartları dâhilinde ve yüce huzurun edebine riayet edilerek yapılmış olsun! Evet, tazarru, niyaz, huşu’ ve hudu’ dolu bir kalple kılınan her bir namazın, ihtiyacını hissederek yapılan her tevbe ve istiğfarın, her bir dua ve münacatın sahibini yüce Allah kesinlikle mahrûm etmez. Eli boş geriye çevirmez. Edeble huzura gelen lutuf ve ihsanla geri döner.

تُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعاً أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey müminler, hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (en-Nur, 31)

الحديث التَّائِبُ مِنْ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ

Efendimiz’in (a.s.m.) bizlere bildirdiği; eski ümmetlerden birinde yaşayan ve 100 kişiyi öldüren adamın tevbesini hatırlayın! İki yol arasındaki mesafeyi ölçtüler! Gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği iyiler ve salihler diyarına bir karış daha yakın! Onu rahmet melekleri aldılar…

Günahlar insanın bir parçası olduğuna göre insanın bu olumsuzluklar karşısında hayata küsmemesi mümkün değildir. İşte tevbe bu durumlarda devreye girer. Tevbenin en büyük özelliği onarıcı olmasıdır. Bu yüzden günahlar içinde yüzen bir kişiye seni Allah artık affetmez türünden sözler söylenmemeli. Çünkü Allah’ın rahmetinden umut kesilmez.

الحديث إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَيَقْبَلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَا لَمْ يُغَرْغِرْ

Hazret-i Ömer (r.a.) rivâyet ediyor:

Huneyn savaşından sonra Havazin Kabilesi’nden bazı esirler gelmişti. Esirler arasında emzikli bir kadın vardı ki çocuğunu kaybetmişti. Deli divane gibi oradan oraya koştu, çocuğunu aradı durdu. Bulunca kucaklayıverdi. Hemen aldı sinesine bastı ve derin bir şefkatle çocuğunu emzirmeye başladı.

Bunu hadiseyi uzaktan seyretmekte olan Peygamber Efendimiz bizlere şöyle buyurdular:

“Şu kadının çocuğunu ateşe atacağına hiç ihtimal verir misiniz?” Bizler de;

“Hayır ya Rasûlallah! Gücü yettiği sürece atmaz” dedik. Bunun üzerine Efendimiz (a.s.m.):

“İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının şefkatinden daha merhametlidir” buyurdular. (Müslim)

Muhterem Cemaat! Kıymetli Kardeşlerim!

Geliniz! Meâric Sûresindeki şu âyet-i Kerîmelere can-ı gönülden bir kulak verelim:

اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا 

“Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.

اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا

Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır, feryad eder.

وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا

Kendisine bir hayır dokunduğu zaman da cimri ve kıskanç oluverir.

اِلَّا الْمُصَلّينَ اَلَّذينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ

Ancak namazlarını aksatmadan devamlı (daim) kılanlar böyle değildir.” (Meâric, 19-22)

Namaz, yekpare tevbe demektir. Tevbe namazın bütün rükünlerine öylesine sinmiştir ki, onu tevbeden ayrı mütalâa etmek âdetâ imkânsızdır. Her tevbe elbet namaz değildir; fakat şuurla kılınmış her namaz aynı zamanda bir tevbedir.

Namaz kâmil mânâda kılınırsa, -birçok hadis-i şerifte de işaret buyurulduğu gibi- günahları siler, temizler. Zira namazda tevbenin bir şuur haline gelmesi söz konusudur. Yani, namazla bütünleşmesi ve bu bütünlük içinde Rabbin huzuruna gelmesi Müminlerde tevbe adına bir şuur mayalar. Yeter ki, namaz istenen ölçüler çerçevesinde huşu’yla eda edilsin.

Muhterem Cemaat! Kıymetli Kardeşlerim!

Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla bir zıtlaşmaktır. Günaha giren kimse kendini, vicdanî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün ruhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir mazlum ve mağdurdur. Bir de, o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır. Artık böyle bir kimsede ne bir irade, ne bir direnç, ne de yenilenme kudreti söz konusu değildir.

İşte bu yüzden tevbe ve istiğfar etmenin bir müminin hayatındaki rolü pek mühimdir.

Mümini hayata bağlayan, ona ümit ve yaşama isteği veren şey; tevbesidir.

Mümini Rabbine yöneltip imânını, iradesini kuvvetlendiren ameli; istiğfarıdır.

Gönlünü muhabbetullah ve mehafetullah ile dolduran; korku-ümit arası yaptığı istiğfârıdır.

Müminin toplum içinde, doğru dürüst bir insan olarak, herkesin hakkını gözeten, kendi hakkına razı olan, haksızlığa uğramalarına sebep olduğu kişilere haklarını iâde edip onlarla helalleşen bir kişi haline gelmesine sebep tevbe ve istiğfârıdır.

Kıymetli Müminler! Aziz Kardeşlerim!

Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah zift dolu bir kuyuya düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama çıkmak büyük bir gayret ister. Mümin,  günahı günah olarak bilen ve günaha tavır koyan kimsedir.

«Allahümme inne hâzâ le-münker» Allahım! Biliyorum, itiraf ediyorum ve kalbimle tavır koyuyorum ki; bu Senin yasak kıldığın bir münkerdir.

Hatta içimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her bir düşünce, en az o günahı irtikâp etmek kadar tehlikelidir, günahtır.

Mesela, zina yapan bir insanın, zaman zaman içinden: “Allah bu zinayı niçin yasak etti? Ne güzel istifade ediyorduk” diye geçirmesi veyahut haram-helal demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, “Keşke kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu” şeklinde düşünmesi günahı işleyip yapmaktan daha büyük günahtır.

Kıymetli Müminler! Aziz Kardeşlerim!

O halde günahlara karşı tavır almalı ve kendimizi şöyle şartlandırmalıyız:

“Ey günah! Boşuna yorulma, kapılar sürmelidir; içeriye giremezsin!” demeliyiz.

Günahı itiraf etme hususunda; kulun tekrar tekrar günah işleyip Allah’ın da her seferinde affetmesini ifade eden Hadis-i Kudsî meşhurdur. Efendimiz (a.s.m.) Rabbi’nden bildiriyor:

“Kul bir günah işlediğinde, ‘Allah’ım! Günahımı bağışla!’ diye pişmanlıkla bağışlanmak dilerse Yüce Allah buyurur ki; “Kulum bir günah işledi de, Beni günahı bağışlayan ve bu günahla sorumlu tutan Rab olarak bildi” buyurur. Sonra kul, elinde olmadan tekrar hatâ işler; ‘Rabbim! Benim günahımı bağışla!’ derse, Allah Teâlâ; “Kulum bir günah işledi de, Beni günahı bağışlayan ve bu günahla sorumlu tutan Rab olarak bildi” buyurur. Sonra kul döner tekrar bir günah işler. Ama nihâyet pişman olur ve; ‘Rabbim, Günahımı bağışla!’ diyerek yalvarır. Allah Teâlâ buyurur ki: ‘Kulum bir günah işledi de, bu günahı bağışlayacağımı ve bu günahı sorguya çekeceğimi bildi. Ben de kulumu bağışladım” (Müslim)

Arapçada zenb ve zeneb ikisi de aynı kökten gelir. Zenb, günah; zeneb ise kuyruk demektir. Buna göre; “Günah işledim Rabbim” diyen kul; “Ey Rabbim ben yine bir kuyruk taktım” demiş oluyor. Yani kul, günahını itirafla, kendisine bahşedilen insanî seviye, insanî makâmâtı âdetâ tahkir edip bir kenara attığını, iradesiyle hayvanlığı benimsediğini hatta ondan daha aşağı seviyeye kadar düştüğünü itiraf ediyor. Sabah-akşam günah işlediği halde onu sezemeyene gelince, o zaten; “Kel en’ami belhüm edall” âyetinin (A’raf, 179) tokadıyla hayvandan da aşağı dereceye düşmüştür.

Muhterem Cemaat! Kıymetli kardeşlerim!

Yapacağımız tevbelerde, en önemli unsurlardan biri de günahı kerih görmektir.

Kerih görülemeyen bir günahtan, yılandan-çiyandan kaçar gibi kaçma azmi görülemez. Kaçamayınca da bir daha o günahı işlememe azmi ve cehdi ile tevbe etmek mümkün olmaz.

Meselâ, nasıl ki, elinizde nadide, çok kıymetli bir kristal vazo bulunsa ve siz onu düşürüp kırsanız, ellerinizi dizlerinize vurur, ah u vah eder ve üzüntü duyarsınız. Aynen öyle de; işlediğiniz her günahla, elinizdeki hayat fanusunuz kirleniyor, kırılıyor demektir. O halde en az maddî bir kristal vazonun kırılması karşısında üzüldüğümüz kadar, işlediğimiz günah karşısında da teessür duymamız gerekir. Aksi halde günahı hafife alıyor ve önemsemiyoruz demektir.

إِنَّ الْعَبْدَ إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ فَإِذَا هُوَ نَزَعَ  (Şayet el çeker)

وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ سُقِلَ قَلْبُهُ (Kalbi cilalanır)  وَإِنْ عَادَ زِيدَ فِيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ

وَهُوَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَ اللَّهُ ‏: ‏(‏ كلاَّ بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ‏)‏

Din gününü yalanlayan azgın, günahkâra  مُعْتَدٍ اَثيمٍ âyetlerimiz okununca,

“Eskilerin masalları” der. “Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapa geldikleri kötü işler, günahlar gitgide kalplerini paslandırmıştır.” (el-Mutaffifin, 14)

Kıymetli Müminler! Aziz Kardeşlerim!

Önemli olan can çıkmayınca Allah’ı hatırlayıp, O’nun azamet ve celali karşısında boyun eğip yaptıklarımızdan pişman olarak söz vermektir.

Bu konuda Hazret-i Peygamber (sav)’in tavrı bize örnek olmalıdır. Çünkü geçmiş ve gelecek bütün günahları mağfiret olunmuş ve mukaddes ruhu mübarek cismi ile birlikte pak ve temiz kılınmış olduğu halde günde bazen yetmiş, bazen yüz defa tevbe ve istiğfar ederdi.

الحديث وَاللَّهِ إِنِّي لَأَسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ فِي الْيَوْمِ أَكْثَرَ مِنْ سَبْعِينَ مَرَّةً (Müslim)

İnsan nefsine itimat etmemelidir. Zira Peygamberler (aleyhimu’s-salâtü ve’s-selam) Allah’ın himayesinde oldukları halde nefislerine itimat etmemiş ve nefislerini tezkiye etmemişlerdir. Kaldı ki istiğfar sadece işlenen günahları, hataları affettirme değildir. Aynı zamanda istiğfar, Allah katında yüce mertebe ve dereceleri elde etme çarelerini araştırma halidir.

Kur’an-ı Kerîm’de Peygamberlerin müminlere örnek olacak istiğfar duaları vardır.

Hazret-i Âdem gibi, Hazret-i Yunus gibi, Hazret-i Eyyûb gibi… (aleyhimu’s-salâtü ve’s-selam) Bunlar peygamber olmalarına rağmen böyle davranmışlarsa Allah’ın vahyine mahzar olmayan sıradan aciz kulların hata etmemeleri mümkün değildir.

İnsanlığa rehberlik, öğretmenlik vazifesini kâmilen yerine getirmiş olan peygamberlerin bu örnek tutumları bizlere de yol gösterir. Böylelikle günahların bünyemizde açmış olduğu yaralar tedavi olur.

Hazret-i Nuh (a.s.), kavmini Allah’a kulluk etmeye, ona karşı gelmemeye çağırdıktan sonra, onlar kulaklarını tıkamışlar ve kibirlenerek onun davetine uymamışlardı. Bunun üzerine Hazret-i Nuh, günahkar kavmini uyarmış, onlara şöylece tevbe ve istiğfarı tavsiye etmişti:

فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ اِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا

“Dedim ki: Rabbinize istiğfar edin, O’ndan mağfiret dileyin; çünkü o çok bağışlayıcıdır.

يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيُمْدِدْكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَنينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ اَنْهَارًا

(Mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol ve bereketli yağmur indirsin, malınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, sizlere bahçeler, bostanlar ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.” (Nûh, 10-13)

Tevbenin Kabul Şartları: Tevbenin kabul edilmesi için beş şart vardır:

  1. Yapılan kötülüğü bırakıp ondan vazgeçmek. 2. İşlediği kötülüğe karşı üzülerek pişman olmak. 3. O kötülüğü bir daha işlememeye azmedip kat’i kararını vermektir. 4. Eğer işlenen günah kul hakkına taalluk ediyorsa; o zaman dördüncü bir şart daha vardır ki, o da tecavüz edilen hakkın sahibine iadesi ile birlikte hak sahibiyle helalleşmektir. 5. Tevbe yeis halinde olmamalıdır. Yani can boğaza gelince tevbe makbul değildir. Sekeratta yeis halindeyken küfürden tevbe ile iman, makbul olmadığına dair icma vardır. Lâkin fasık mü’minin son nefesindeki tevbesi de makbul olabilir.

عَجِّلُوا بِالصَّلَاةِ قَبْلَ الْفَوْتِ عَجِّلُوا بِالتَّوْبَةِ قَبْلَ الْمَوْتِ

“Vakit geçmeden önce namazı edâ etmekte tez davranın. Ölüm gelmeden önce tevbe etmekte acele edin.”(Münâvî, Feyzü’l-Kadîr)

Buna göre tevbe-i istiğfarın faydalarını şöylece sıralayabiliriz:

1- Günahların silinmesi, 2- Ayıpların örtülmesi, 3- Rızkın bollaşması, 4- Ahlâkın sağlamlaşması, 5- Malın helaktan korunması, 6- Mallarda ve nesillerde bereketin olması, 7- Allah katında derecenin yükselmesi, 8- Sıkıntı, stres ve bunalımlardan kurtularak gönlün safâya, iç huzura ermesi.

Kirlenmiş bir elbisenin kirlerden temizlenmesi için güzel kokudan çok, sabuna ihtiyaç vardır. Günahlarla kirlenmiş bir kulun temizlenmesi ve huzur bulması için de tevbe-istiğfara ihtiyaç vardır.

Zünnûn-u Mısrî’ye, «İstiğfar nedir?» diye sorulmuş, O da şöyle cevap vermişti:

“İstiğfar altı mânâyı ihtiva eden makbûl ve elzem bir ameldir. 1- Geçmiş günahlara pişmanlık duymak. 2- Günahlara bir daha ebediyyen dönmemeye azmedip karar vermek. 3- Allah ile aranda kalan edâ etmediğin farzları kazâen yerine getirmek. 4- Üzerindeki kul haklarını ödemek ve hak sahibleriyle helalleşmek. 5- Haramlarla büyümüş bedendeki kanları ve etleri salih amellerle eritmek. 6- Vücuda, günahların tadını nasıl tattırmışsan, itaatlerin lezzetini de öylece tattırmak.

Muhterem Cemaat! Kıymetli Kardeşlerim!

Tevbe-i istiğfarın faydası, fazileti ve Allah’ın rahmetinin bol ve geniş olduğuna işaret eden sayısız hadislerden birisi de, Seyyidü’l-istiğfar olarak bilinen meşhur hadistir.

Rabbu’l-Âlemîn’e kullukta her işin başı olduğu gibi istiğfarın da başı, seyyidi, efendisi, Hazret-i Muhammed Mustafa (a.s.m.)’dır. Rabbine şöyle tazarru eylemişti:

“Allahım, benim Rabbim sensin, senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Gücüm yettiği kadar, Senin ahdinde, Sana verdiğim (iman) sözümde devam ediyorum. Yaptığım günahların şerrinden sana sığınıyorum. Üzerimdeki nimetlerini itiraf ediyorum. İşlediğim günahlarımı da itiraf ediyorum. Günahlarımı bağışla! Çünkü Senden başka günahları bağışlayan yoktur”

Sonra Hazret-i Peygamber sözlerine şöyle devam etmişti:

“Her kim bunun sevabını cân-ı gönülden inanarak gündüzleri bunu okur da, geceye kavuşmadan o gün ölürse, o kimse cennet ehlindendir. Kim de sevabına inanarak geceleri bunu okur da, sabaha ulaşamadan ölürse, o da cennet ehlindendir.”(Buharî, Tirmizî, Nesaî, Müsned)

Allahım! Sen affedicisin, affı seversin, bizi ve bütün inananları mağfiret eyle!

Hatayla işlemiş olduğumuz bütün günahlarımızı bağışlayıp affeyle!

Bizlere rahmetinle, kereminle, bereketinle muamele eyle!

Bizlere feyzinle, ihsanınla, fazlınla ikram eyle!

Bizlere her gün samimi, daimi tevbe-istiğfarlar nasib eyle!

Bizlere nasuh tevbeler, hidayetler ihsan eyle!

Yalnız Senden korkan ve daima emirlerine göre yaşayan Salihler zümresine ilhak eyle!

Es Salâtu Ve’s-Selamu aleyke Ya Rasulallah! Es Salâtu Ve’s-Selamu aleyke Ya Habiballah!

Es Salâtu Ve’s-Selamu aleyke Ya Seyyidel Evveline vel Âhirîn!

Vel Hamdü Lillahi Rabbil Alemîn! El- Fatiha.

Ömer OKUDAN / Sındırgı Vaizi

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın