Maruf

Salâ (sela) okumanın dinde bir yeri var mıdır?

Salâ (sela) okumanın dinde bir yeri var mıdır?

Dua ve namaz anlamlarına gelen selâ kelimesinin Arapça’daki doğru kullanımı “salâ” veya (salât)’dır. Salâ, müslümanların nihaî lideri olan ve birçok farklılığına rağmen müminleri bir ümmet haline getiren Hz. Peygamber’e Allah’tan rahmet ve selâm temenni etmek, onu methetmek, onun şefaatini dilemek, aile fertlerine ve yakınlarına dua etmekten ibarettir. Sözleri Arapça olup bir kısmı besteyle okunan salâlar okundukları yere ve zamana göre sabah salâsı, cuma ve bayram salâsı, cenaze salâsı, salât-ı ümmiyye, salâtü selâm gibi adlarla anılmaktadır.

Salâ okuma geleneği, ilk kez Selahattin Eyyubî’nin şiilerin elinde bulunan Mısır’ı fethinden sonra (miladi 1171) başlamıştır. Selahattin Eyyûbî’nin böyle bir adeti başlatmasının sebebi ise, daha önce orada hüküm süren Şiî Fatımî devlet yöneticilerinin kendileri ve çocukları hakkında ezandan sonra camiilerden/minarelerden methiyeler düzme, şiiler okuma geleneğini ortadan kaldırmaktır. Salahattin Eyyubî, bu adeti ortadan kaldırarak asıl övgüye layik olan ve müslümanların birleştirici unsuru olan şahsın Hz. Peygamber olduğunu ilan etmek için bu geleneği başlatmıştır. Bu durum aynı Emevi halifelerinin cuma hutbesinden sonra Hz. Ali ve evladına sövme geleneğini kaldırmak için, Ömer b. Abdulaziz’in adaleti ve iyiliği emreden Nahl suresinin 90. ayetini okutmasına benzemektedir. Bu uygulamalar Hz. Peygamber döneminde olmasa da, bidat olarak görülmemiş ve ümmetin ittifakı ile caiz kabul edilmiştir.

Osmanlı’nın son dönem büyük fıkıh alimlerinden İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar’da genel olarak salânın okunmasına özel olarak da cenazenin duyurulması amacıyla okunmasının caiz olduğunu hatta bu konuda sükuti bir icma’ın bulunduğunu ifade etmektedir.

Özellikle büyük ve kutsal mücadelelerin verildiği zamanlarda salâ okumak, küçük ayrılıkları bırakıp ÜMMET OLMA ŞUURUNDA BULUŞMA VE KIYAMA KALKMANIN BİR NEVİ İLANIDIR. Dünyanın birçok yerinde hala devam eden salâ geleneği özellikle Osmanlı’da çok geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Örneğin 1703’te patlak veren ve 2. Mustafa’nın tahttan indirilmesi ile neticelenen “Edirne Vak’ası” sırasında Edirne ile İstanbul camilerinin minarelerinden günlerce salâ verilmiş, aynı selâlar 1730’da yaşanan Patrona İhtilâli’nin başlamasının hemen ardından yine okunmuştur. Aynı şekilde Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin hemen ardından çıkartılan cihad fetvasının 14 Kasım 1914 günü Fatih Camii’nde okunması sırasında sadece İstanbul’un değil, imparatorluğun haber verilebilen hemen her yerinde minarelerden yirmi dört saat boyunca selâlar yükselmiş, aynı selâlar İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs 1919’da yine gün boyunca işitilmiş ve halk Yunan işgalinden salâlar vasıtasıyla haberdar olmuştu. 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın başlamasının ardından da minarelerden yine selâların yükselmiş ve birçoğumuzun şahit olduğu Amerikan’ın 2003’te Bağdat’a girmesinin hemen ardından da yine salalar okunmuştur.

Salâ geleniği, kubbeler gibi, minareler gibi, tivalet makamları gibi İslam Medeniyeti’nin ürettiği kıymetli birer değer olup, bu medeniyetin her bir ferdinin iç dünyasında bir yeri vardır ve tabiri caizse kaos ve savrulmaların yaşandığı zamanlarda bir KOORDİNAT BELİRLEME, BİLİNÇ YENİLEME YÖNTEMİDİR. Bid’at olduğunu iddia edip din adına salâya karşı çıkanlar ile gürültü kirliliği oluyor diyerek susturmaya çalışanlar arasında, bu medeniyetin bir ferdi olup-olmama açısından bir fark yoktur.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın