Hoş Geldin
Maruf

RAHMET PEYGAMBERİNİN GERÇEK VARİSLERİ

M. Salih Kumaş

“De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?”, “Allah’ındır” de. O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kılmıştır…”

“Aşk imiş her ne var âlemde,
İlim bir kîl-ü kâl imiş ancak!

Allah’ın (c.c.) kullarına olan rahmet ve lütfûnun en önemli göstergesi hiç şüphesiz gönderdiği peygamberlerdir. “And olsun ki Allah, mü’minlere büyük lütufta bulundu. Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları her türlü kötülükten arıtan (tezkiye eden) ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.” Bu ayet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere peygamberler, en güzel bir şekilde (ahsen-i takvim üzere) yaratılan insanı, hayvanlardan daha değersiz hale düşüren kötü hallerden, sapkınlıklardan, manevî kirlerden kurtararak meleklerin ta’zim ettiği gerçek değerine yeniden yükseltmek için gönderilmişlerdir.

Peygamberler, bu amacı gerçekleştirmek için, ümmetlerine hem cennet-cehennem, iyi-kötü, helal-haram hakkında bilgi vermekte, hem de onların manen temizlenmeleri, güzel ahlak sahibi olmalarını ve derinlikli bakış açısı (hikmet) kazanmalarını sağlamaktadır. Peygamberlerin gönderiliş amacını bildiren ayetlerde sıralanan görevler arasında bilgilendirme/öğretme (ta’lim) görevinden öncelikli olarak manevî kirlerden temizleme (tezkiye) görevi zikredilmektedir. Ayetlerde peygamberlerin görevleri arasında belirtilen hikmetin öğretilmesi ise, onların salt bilgi taşıyıcı veya sadece Allah’tan kullarına haber taşıyan bir postacı olmadığını açık bir şekilde göstermektedir. Zira hikmet, kâinatta cereyan eden ilâhî kanunları (sünnetullahı) tefekkür ve muhâkeme etme yeteneğidir. Kâinat, akıl sahiplerini hayretlere sevk eden hikmetlerle dolu bir kitaptır. Bu ise sürekli kalpleri ve zihinleri canlı tutacak bir terbiye süreci ile ancak mümkün olabilmektedir. Çünkü hikmet bir bakış açısı, bir şuur halidir. Buna ise sadece bilgi ile ulaşmak mümkün değildir. “Allah, hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir”

Peygamberlerin, ümmetlerini öncelikle eğitmek/terbiye etmek yani onlara bir bilinç hali, bir dünya görüşü, hayatı nasıl yaşayacaklarına dair bir ufuk kazandırmak için gönderildiğini söylemek daha doğrudur. Bunu yapabilmek için ise bazı bilgilerin öğretilmesi kaçınılmazdır. Yani peygamberler ümmetlerinin hem mürebbileri yani eğitimcisi hem de muallimleri yani öğreticisidirler. Peygamberleri sadece bilgi taşıyan bir postacı seviyesine indirerek onların terbiye/eğitim, yani ruhları temizleyen, kötü ahlak sahiplerine rahmanî şifa reçeteleri yazan mürebbîler olduklarını kabul etmemek ise Kur’an ve hadislerle ortaya konulan peygamber telakkisiyle uyuşmamaktadır.

Peygamberlerin En Aslî Görevi Manevî Eğitimdir

Modern bilim anlayışının da kabul ettiği bir bakış açısı olarak eğitim, öğretimden öncelikli bir hedef olarak görülmektedir. Peygamberlerin insanlardan seçilmesi ve hususen uyarılacak kavmin içinden çıkarılması, peygamber gönderilmesinin asıl amacının esaslı bir eğitim olduğu, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’den bu eğitim sürecinin mahiyeti hakkında ipuçları da vermektedir. Bu eğitimin en önemli özelliklerinden birincisi, eğitilen ile eğitenin aynı yaratılış düzleminde (ontolojide) olması gerektiğidir. Peygamberin insan değil de, bir melek olması gerektiğini savunan müşriklere Rabbimiz (c.c.) şu şekilde cevap vermektedir. “Onlara de ki: Eğer yeryüzünde yaşayıp huzur içinde dolaşanlar melekler olsaydı, muhakkak Biz, onlara gökten melek bir peygamber indirirdik.” Zira eğitmek sıkı ve uzun soluklu bir süreçtir. Eğitmek için öncelikle yüz yüze bir ilişki şarttır. Meleklerin hayatın her alanında insanlar için tam bir örneklik (üsve-i hasene) teşkil etmesi ise beklenemez. Aile hayatından ticaret hayatına, sosyal ilişkilerden ibadet boyutuna kadar her alanda tam anlamıyla örnek alınabilmesi için, peygamberin insan olması kaçınılmazdır. Bu ise bilginin taşınması için gerekli bir şey olmadığı halde, eğitim için çok önemli bir mahiyet arzetmektedir.

Peygamberlerin öncelikle ümmetlerini eğitmek için gönderildiğinin diğer bir işareti de tebliğ sürecinde peygamberlerin ümmetlerine karşı büyük bir sevgi ve şefkatle yaklaşmaları ve onların gönüllerini kazanarak bu işlemi yapmalarıdır. “And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” Bu sevgi merkezli tebliğ yöntemi, uyarılacak insanların kalplerinin kazanılması ve böylece terbiye edilmelerini mümkün hale getirmektedir. Çünkü eğitimde karşılıklı sevgi çok önemli şarttır. İnsanların sevmedikleri veya hiç tanımadıkları birinden bir şey öğrenmeleri mümkündür. Fakat eğitim için eğiticinin şüphesiz olarak benimsenmesi ve ona gönülden bağlılık gereklidir.

Peygamberler ümmetlerine hep şefkat ve merhametle yaklaşmış, onların kötülük ve kabalıklarına hep iyilik ve güzellikle karşılık vermişlerdir. Rabbimiz en mükemmel eğitimci olarak Hz. Muhammed Mustafa (sav)’in ashabı ile olan ilişkisini Kuran-ı Kerim’de şöyle belirtir: Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile…” Bu sevginin iki yönlü olması da gereklidir. Tek taraflı bir sevgi, ideal bir eğitim için yeterli değildir. Ümmetine karşı oldukça merhamet ve şefkatli olan Rasul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’in ashabı da, tarihin benzerini görmediği bir sevgi ve bağlılık göstermişlerdir. Örneğin ashaptan birisi, Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v.)’e bir şey soracağı zaman, “Fedâke ümmî ve ebî yâ Rasûlallah” (Annem babam sana feda olsun Ey Allah’ın Rasûlu) diyerek sözlerine başlardı. Bir gün Hz. Ömer; “kendim hariç seni herkesten daha çok seviyorum” deyince, iki cihan güneşi (s.a.v.): “Olmadı ya Ömer! Beni kendinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olmazsın!” buyurdu. Bunu öyle bir ses tonuyla, öyle bir bakışla ve öyle bir halet-i ruhiye ile ifade etmişti ki, Hz. Ömer (ra.)’in o anda tüm hissiyatı değişmiş ve “Ya Rasûlallah, Allah’a yemin olsun ki seni kendim dâhil, herkesten daha çok seviyorum…” demiştir. .

Peygamberlerin manevî hastalıklardan kurtuluş yollarını gösteren bir eğitimci olarak gönderildiğini gösteren en önemli delillerden biri de onların ümmetlerini yakından tanımak için hayatın her alanında ve anında, sistemli ve düzenli bir nasihat ameliyesini tüm peygamberlerin hayatları boyunca yürütmeleridir. Peygamberlerin gönderiliş amaçlarını belirten ayetlerde geçen “Allah’ın ayetlerinin okuması”nın salt bilgi verme amacı taşımadığı da açıktır. Zira Kur’an ayetlerinin kâhir ekseriyeti, insanı daha çok düşünmeye ve tefekküre yöneltmektedir. Sevgi ile birbirine bağlı yüreklerin yönlendirildiği bu tefekkür süreci, insanın kendini tanıması ve böylece Rabbi karşısındaki küçüklüğünü ve Allah’ın (cc.) azamet ve kudretini görmeye başlaması için önemli bir yoldur. Bu bakış açısı, insan-ı kamil yolunda atılan en önemli adımdır. Bu adımdan sonra, ahlakî zaafiyetler, manevî hastalıklar ve diğer nefsî hasletler etkisini kaybetmeye ve üstün ahlakî meziyetlerin insanda vücut bulmasına yardımcı olmaktadır.

Peygamberlerin bu eğiticilik ve ıslah edicilik vasfını en muşahhas olarak Fahr-i Kâinât Efendimiz (sav)’de görmek mümkündür. Rasûl-i Ekrem efendimiz, ashabıyla yakından ilgilenmiş, onları tanımaya, kişiliklerini tespit etmeye, zaafiyetlerini ve güçlü yanlarını bulmaya çalışmış ve kişiye göre bir eğitim süreci geliştirmiştir. Bu eğitimin amacını ise şu şekilde dile getirmişlerdir: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Ve ideal insan modelini şöyle ifade etmiştir: “Sizin en hayırlınız, ahlakça en güzel olanınızdır.”

Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.), ashabıyla her zamanki sohbetlerinden birini yapmakta idi. Bir genç çıkageldi ve çok saygısızca: -Ya Rasûlallah! Ben falanca kadın ile zina yapmak istiyorum dedi. Ashab-ı Kiram, bu duruma çok öfkelendiler. İçlerinden gazaba gelerek genci dövmek ve Rasûlullah’ın yanından uzaklaştırmak isteyenler oldu. Sevgili Peygamberimiz (sav); “-Bırakın o genci!” buyurdu. Rasûlullah, genci yanına çağırdı, gencin dizlerini kendi mübarek dizine değecek bir şekilde oturttu ve “-Ey genç, birinin annenle bu kötü işi yapmasını ister misin? Bu çirkin hareket hoşuna gider mi?” diye sordu. Genç hiddetle: -Hayır Ya Rasûlallah, diye cevap verdi. Allah’ın Rasûlü: “-Öyle ise o çirkin işi yapacağın kimsenin evlatları da bundan hoşlanmazlar. Sonra: “-Peki, bu çirkin işi senin kız kardeşinle yapmak isteseler, sever misin? diye sorduklarında, genç: -Hayır, asla! diyerek hiddetleniyordu. “Şu halde insanlardan hiç kimse bu işi sevmez.” buyurdu. Sonra Hz. Peygamber (sav) mübarek elini bu gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti: “-Allah’ım! Sen bu gencin kalbini temiz kıl. Namus ve şerefini muhafaza eyle ve günahlarını da bağışla.” buyurdu.

Allah Rasûlü, ashabı ile sıkı ilişki halindeydi. Mescid-i Nebevî’ye gelenleri yakından tanımaya çalışır, namaza gelmeyen biri olunca soruşturur, niçin gelmediğini öğrenirdi. Tüm davetlere icabet eder ve evinin kapılarını herkese açardı. Hastaları ziyaret eder, düğün ve cenazelere iştirak ederdi. Pazarlarda dolaşır, insanları hayatın tüm alanlarında yakından müşahede ederdi. Bu şekilde Allah Rasûlü (s.a.v.), ashabından kötü hasletleri olanları teşhis eder ve onların bu hasletlerinden kurtulmaları için nasihat eder, yollar gösterirdi. Bunu yaparken asla isteksizlik ve bıkkınlık göstermez, hep sabır, şefkat ve sevgiyle muamele ederdi.

Bu durum Fahr-i Kâinat efendimizin vefatlarından sonra, onu temsil eden halifeleri tarafından da aynen yürütülmüştür. İlk dört halife (r.anhum) Müslümanların dünya zevklerine kapılmadan, nefsin kötü arzularına baş eğmeden yüksek bir ahlak üzere bir hayat sürmelerine çok önem verirlerdi. Onlar sadece devletin idarecileri değil aynı zamanda yüreklerin de idarecileri idiler. Bundan dolayı ilk dört halifeye, insanlara yol gösteren, onları düzelten ve ıslah eden yani mürşidlik yapan anlamında “râşid halifeler (Hulefâ-i Râşidîn)” payesi uygun görülmüştür. Ancak sonradan gelenler bu görevi hakkıyla yerine getirememişler ve sadece devletlerin sultanları olmuşlardır.

Fakat rahmeti sonsuz olan Rabbimiz, rahmetini tüm kullarını içine alacak şekilde tüm mekan ve zamanlara yaymıştır. Tüm insanlığa gönderilen ve kendisinden sonra kıyamete kadar bir daha peygamber gelmeyecek olan Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) insanları manen eğitme ve yol gösterme misyonu ise âlimlere bırakılmıştır. Onlar Rasûl-i Kibriyâ’nın (s.a.v.) varlığıyla yeniden akmaya başlayan rahmet pınarlarından, kurumuş yüreklere kıyamete kadar su taşımaya devam edeceklerdir. Bu rahmetin tüm insanlara ulaştırılacağını sevgili Peygamberimiz (sav) şu şekilde haber vermektedir: “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” İlim sahibi, Allah’tan korkan ve sadece onun rızasını gözeten insanlar, peygamberler gibi insanların günahlardan ve kötülüklerden kurtulmaları için ellerinden tutarak kalplerini ve ruhlarını temizleyecek, onlara iyiliği emredecek, kötülüklerden sakındıracak yani onları Allah’a vâsıl kılacaklardır.

Nebevî Eğitim Modeli: Bütüncül ve İnsan Merkezli Eğitim

Bilgi çağı olarak adlandırılan 21. asrın müslümanlarının, on binlerce camide yapılan vaazlar, okunan hutbeler, İslam’a dair yazılan yüz binlerce kitap ve dergi, radyo-televizyonlardaki çeşitli dinî programlar, sayısız panel, sempozyum ve dünyanın değişik ülkelerinde hazırlanan binlerce İslamî internet sitelerine rağmen, ideal bir ahlakî ve manevî yüksekliğe maalesef ulaşabilmiş olduklarını söylemek çok zordur. Herkesin İslam hakkında konuşacak kadar kendini malûmât sahibi gördüğü günümüz İslam toplumlarında, İslam’ın kabul etmediği alışkanlıklar, âdetler, hayat tarzları, ahlakî yozlaşma, manevî boşluk azalmamakta ve dinin özünü yakalamış, ihlas ve samimiyetle dine bağlı insanlar ise artmamaktadır.

İslam toplumlarında görülen bu ahlaki düşüklüğün bir çok sebebi olabilir. Ancak kanaatimizce en önemli sebep, insanların İslamî konular hakkında bilgi sahibi olmalarına rağmen İslamî ahlak ve dünya görüşünü kalplerine yerleştirememeleridir. Bu ise manevî eğitimin başarısızlığı anlamına gelmektedir. Eğitim aslında bir tedavî sürecidir. Nasıl ki insanlar, hastalıkları ele alan bir kitabı okumakla veya televizyonda bir sağlık programını izlemekle hastalıklar ve tedavi yolları hakkında bilgi sahibi oldukları halde, sağlıklarına kavuşamıyorlarsa, aynı şekilde salt bilgi sahibi olmak, malumatfuruş olmak, insanı erdem sahibi olmalarına, kişisel arzularının (nefsinin) kölesi olmaktan ve düştükleri manevî hastalıklardan kurtulmalarına yetmemektedir. İnsan bedeninden daha kompleks ve daha karmaşık olan insan ruhu, kapıldığı manevî hastalıklardan genel geçer konuşmalarla kurtarılamaz. Bazen uğradığımız bir camide dinlediğimiz bir vaaz, kanalları dolaşırken takıldığımız bir televizyon veya radyo programı, bir cenazede kulak kabarttığımız ölüme dair birkaç söz, büyük çaplı bir sempozyum veya konferans, kalbimizde bir şeyleri harekete geçirebilir ve belki de birkaç gün etkisini sürdürebilir. Ancak gelişi güzel ve sistemsiz bu konuşmaların, nasihatlerin ve genel konuşmaların, çok derin manevî çukurlarda debelenen çağımızın insanının gerçek anlamda eğitilmesi için yeterli olamayacağı açıktır. Zira gerçek bir eğitimde, eğitileni tanımak, onunla bire bir iletişim kurmak, onun farkında olmadığı veya kabullenmek istemediği manevî hastalıklarını tespit etmek ve böylece o kişiye uygun bir tedavi yöntemi tespit etmek gereklidir. Bu ise, sistemli bir eğitim sürecini gerektirir.

Leş yiyen, deve sidiği içen, çocuklarını diri diri gömen cahiliye insanını, gökteki yıldızlar seviyesine yükselten nebevî eğitim süreci, işte böyle bir sistemli ve insanı bütünlüğü içinde değerlendiren, her türlü faktörü göz önünde bulunduran bir eğitim sistemidir. Eğitimci ile eğitilenin sevgi ile birbirine bağlandığı bir eğitim sistemi ile ancak böyle bir yürek devrimi yapılabilir. Bu karşılıklı sevgi bağının olmaması halinde, eğitimcinin fasılasız yürüttüğü eğitim süreci, eğitilenlerin usanmasına ve zamanla eğitilmekten vazgeçmesine neden olabilmektedir. İşte günümüz insanın eğitilmesinde başarısızlığın en önemli sebeplerinden biri bu sevgi bağının olmayışıdır. İlk kez gördüğü veya cumadan cumaya dinlediği bir hocadan, kendisi hakkında ön yargılar beslediği bir vâizden, ya da şöhret ve dünya malı için konuştuğunu düşündüğü bir ilim adamından ne kadar istifade etmek mümkündür?

Sayıları ne kadar olursa olsun, dinî anlayış ve yorumları birbiriyle uyuşmayan kişilerin yürüttüğü sistemsiz bir eğitim sürecinin, kişilerin düştüğü derin sapkınlıklardan, kişisel tutkulardan kurtulmasına ne kadar yardımcı olacaktır? Belki niyetleri temiz, samimiyeti tam, ilmi yerinde nice din adamı, insanın bir bütün olarak ele alınmadığı bir tebliğ yöntemine başvurdukları için başarılı olmamaktadırlar. İnsanı tanımadan, onu ne maddî ne de manevî anlamda eğitmek mümkün görülmemektedir. Okullarda artık, her öğrencinin bir rehber (danışman) öğretmenin olmasının veya her ailenin bir doktorunun gerekli olduğunun savunulması, insanı tanımak ve bütüncül bir bakış açısı geliştirmek gerektiğini göstermektedir. Zira bu kadar öğretmen içinde cahil, bu kadar doktorun arasında hasta olarak kalmaktan ancak bu şekilde kurtulmak mümkün görülmektedir. Kendini anlatmana gerek kalmadan seni anlayan ve ona göre bir program belirleyen birilerinin olması sağlıkta olduğu gibi maddî ve manevî eğitimde de çok önemlidir.

İdeal Bir Eğitim Yolu Olarak Tasavvuf

İşte yukarıda sıraladığımız; insanı bütünlüklü olarak ele alan, onu yakından tanımayı gerekli gören, her insana özel bir eğitim programı belirleyen, eğitimi hayatın her alanına ve anına yayan, iki yönlü sevginin hakim olduğu bir eğitim anlayışı, İslam tarihinde daha çok mutasavvıflar tarafından yürütülmüştür. Her isteyenin eğitimci olarak ortaya çıkmadığı, usta-çırak ilişkisindeki gibi, sıkı bir süreçten sonra eğitimcilerin belirlendiği tasavvuf anlayışı, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) eğitim standartlarını en güzel şekilde yansıtmaktadır. Peygamberlerin vazifelerini bildiren ayetlerde geçen tezkiye kavramı üzerine kurdukları eğitim anlayışları (nefis tezkiyesi), seyr-u sülûk kavramı ile ifade ettikleri uzun soluklu eğitim süreci, Hz. Peygamber ile ashap arasındaki ilişkiye işareten geliştirdikleri baba-evlat motifi ile ifade edilen eğiten-eğitilen ilişkisi, Fahr-i Kâinât efendimiz (s.a.v.)’in mirasını gerçekten sahiplenenlerin mutasavvıflar olduğunu göstermektedir.

İdeal bir sey-u sülûk için, mürid mürşidinin yanında bir ömür sürer. Uzakta olsa bile ona olan sevgi ve bağlılığını her gün düzenli olarak yeniler (rabıta-ı mürşid). Elinden geldiği kadar mürşidini ziyaret etmek ister. Aynı şekilde mürşid de müridini ziyaret eder. Maddi-manevî her türlü derdini dinler. Yaptığı işten, yediği yemeğe kadar her şeyini öğrenir. Müridinin kişiliğini tespit etmeye çalışır. Sinirli mi, halîm selim mi; hırslı mı, kanaatkar mı; aceleci mi, ağır başlı mı; kibirli mi, mütevazı mı; bütün bunları bilir. Müridinin rüyalarını, kalbinden geçen her türlü düşünceyi sorar. Çünkü bunlar müridin manevî gelişimini etkileyen veya gelişim sürecini tespitte önemli şeylerdir. Bütün bunları Allah’ın rahmetinin bir sonucu olarak, bıkmadan usanmadan, sevgi ve aşk ile yapar. Dünyanın öbür ucunda bile olsa meşakkatlere katlanarak müridânını ziyaret eder. Mürşid-i Kâmil, müridine karşı benzersiz bir sevgi besler. Onun ayağına bir dikenin bile batmasını istemez. Seherlerde ona dua eder. Günahını hissettikçe duaları ve göz yaşları artar ve Allah’tan affını diler. İşte bu vasıflarından dolayı Allah onları sever ve sözlerini tesirli kılar. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “İnsanları ilimleriyle irşâd edip, onlara ilmini duyuran kimseyi Allah toplum içinde sözü dinlenir kimse kılar.” Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) bir sözüyle tüm dünyası değişen o genç gibi, Allah dostlarının bir bakışı, bir sözü nice kalpleri Allah’a çevirir. Mürşid-i Kamilin en önemli vasfı, merhamet ve sevgi dolu olmasıdır. Sevgi tasavvufun en önemli harcıdır. Sevgisiz kalp evi yapılamaz. Sevgisiz bir yürek, harçsız yapılan bir bina gibi çabucak yıkılır. Sevmek; inananları sevmek, yol gösteren mürşidi sevmek, Peygamberi sevmek ve Allah’ı sevmek… Yunus’un dediği gibi:
Biz gelmedik dava için, Bizim işimiz sevgi için,
Dostun evi gönüllerdir, Gönüller yapmaya geldik.

Günümüz insanının yaşadığı manevî kuraklığın, ahlakî düşüklüğün sebebini, ideal bir manevî eğitimin eksikliği ile izah etmek mümkündür. Günümüzde bilgi ve ilim arttığı halde, amele ve güzel ahlaka götürmediği için ideal insanlar (kâmil insan) yetişmemektedir. Birçok ilim adamı insanlara güzel bir ahlakın, selim bir kalbin nasıl kazanılacağı konusunda âciz kalmaktadır. Sanki peygamberlerin sadece bilgi vermekle görevli insanlarmış gibi, insanlara bilgi aktaran nice ilim erbabı, insanların manevî hastalıklarına yönelmediği, bu ahlakî zafiyetlerden nasıl kurtulacaklarını eğitim ve öğretimlerinin, vaaz ve nasihatlerinin merkezine koymadıkları müddetçe İslam’ın öngördüğü ideal insan tipini yakalamak imkansızdır. İnsan eğitimi için gerçek mutasavvıfların yolunu takip etmek şarttır. Tasavvufta birebir ilişki önemli görüldüğü için, birçok tarîk ve bu tarîke bağlı bir çok kol ortaya çıkmıştır. Böylece daha yakın bir ilişki geliştirmek mümkün olmaktadır. Gerçek tasavvuf ehli, bu farklılıkları önemsemezler. Çünkü bu ayrılıkların birbirinden çok farklı insanların eğitimi için birçok farklı yola başvurmak ve insan-ı kamil olmak isteyenlerle daha yakından ilgilenmek için şarttır. Ancak gerçek mutasavvıflar kendilerinden olmayanlara karşı her zaman büyük bir sevgi duymaktan asla vazgeçmemişlerdir. Hiçbir dünyevî amaç gütmeksizin bu görevlerini, aşkla yürütmüşlerdir. İşte günümüz İslam toplumlarının içler acısı halinin en önemli sebebi işte burada yatmaktadır: Ya tasavvuf yolu terkedilmiş, ya da tasavvuf dünyevî amaçlara kurban edilmiştir.

Allah bizleri Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gerçek varislerinin izinden ayırmasın! Amin

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın