Maruf

MİLLİ EĞİTİM ve TARİH

Recai Çelik

Recai Çelik

MİLLİ EĞİTİM ve TARİH

Bismillahirrahmanirrahim

Uzun bir aradan sonra Sizler de yeni bir yazı ile karşılaşmak bana mutluluk veriyor. Bu kadar uzun süre ayrı kalmamızın en temel sebebi ne yazık ki dünya işleri. Ayette de (6/EN’ÂM-32: Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Sakınanlar için âhiret yurdu elbette ki daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?) diye belirtilmesine rağmen bu oyundan çıkamıyorum. Oyun nedir diye baktığınız zaman ne yazık ki dünya hayatının tamamını kapsıyor. Yani ev hayatı kuralları olan bir oyun, iş hayatı kuralları olan bir oyun, eğitim hayatı ve diğer yaşantılar kuralları olan oyun olarak içinde yer alıyoruz. Tabii bu oyunlardan kurtulmanın asıl yolu sanırım ibadet ve tefekkür-i mevt ‘ten geçiyor Yüce Allah her birimizi bu oyunlardan kurtarsın ki asıl dünya yaşantımızın gayesi olan ibadete dönelim.

Bu yazıyı yazmam da beni tetikleyen asıl neden sosyal bir medyada karşılaşmış olduğum iğneleyici düşündürücü bir yazıdır. Bu yazıda “5 yıl ilkokul, 3yıl ortaokul,4 yıl lise ve 4 yıl üniversite okuduk, Fahrettin Paşa’yı yeni öğrendik. Yazık böyle eğitim sistemi olmaz olsun!” denilmektir. Bu yazıda anlatılmak istenilen son zamanlarda Birleşik Arap Emirliği Dışişleri Bakanı Zayed’in Twitter’danhaksız ve mesnetsizce paylaşmış olduğu Fahrettin Paşayı hırsız olarak belirtmesidir. Yine sağolsun medyamız konuyu araştırmış meselenin öyle olmadığı aksine bir çekirge yiyerek Medine’yi korumak haricinde bir şeyi düşünmeyen bir kahraman olduğunu biz cahil millete öğretmiştir. Tarih konusunda bu kadar cahil olmamız geçmişi bilmememiz utanılacak bir halde olduğumuzun göstergesi değil midir? Peki nasıl oluyorda geçmişi binlerce yıl olarak tanımlanan bir toplum bu kadar yakın bir tarihi bilmez tanımaz? Hayret edilecek bir durumdur. Yani Fahrettin Paşa’yı tanıttırmayan öğretmeyen şey nedir diye baktığımızda elbette ki karşımızda Milli Eğitim’in kendisi karşımızda koca bir dağ gibi durmaktadır. Adı milli olan fakat millilikten uzak olan eğitim sistemimiz nasıl oluştu, niçin oluşturuldu, amacı gerçekten milli bir benliği olan eğitimiydi yoksa bir milleti kendi tarihinden kendi benliğinden uzaklaştırmak mıydı buna eleştirel bir açıdan bakmamız lazım.

Türk Milli Eğitim sistemini değerlendirmesi amacıyla 1924 yılında ülkemize gelen ilk bilim adamı Colombiya Üniversitesi felsefe profesörlerinden Yahudi kökenli John Dewey’dir. Daha sonra 1925’te ülkemize gelen Yahudi Dr. Alfred Kühne, ülkemizde sanat öğretmen okullarının kurulmasına öncülük eden kişidir. Kühne, alfabe olarak da Batılılaşmak gerektiğine işaret ediyordu (Akdağ, 2008, s.58).

Bu dönemlerde ülkemize gelen diğer bilim adamları Leipzig Üniversitesi Pedagoji profesörü G. Stiehler, Profesör Erey, Ukrayna Güzel Sanatlar Akademisi Şefi Ernest Egli, Fransız Ruatelet çifti, Profesör Oldenburg, Dr. Omer Buyse, İsviçreli Pedagoji Profesörü Albert Malche (1931’de gelmiştir.) ve başka uzmanlar Türkiye’de inceleme ve değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Malche hazırladığı raporlarda Darülfünun hocalarının yetersiz olduğunu kısa süre için de olsa Batı’dan uzman getirilebileceğini kaydetmiştir. Bu dönemlerde yabancı öğretmenlerle Türk öğretmenler arasında sosyal ve maddi farklılıklar yaşanmaktaydı.1924 yılında kıdemli bir öğretmen 25–30 TL maaş alırken ve yeni göreve başlayan bir öğretmen 600 kuruş maaş alıyordu. Yabancı uzmanlara, Türk öğretmenlere hiç olmadığı kadar cömert davranılır. Yabancı uzmanların maaşı 150–850 TL arasıdır (Akdağ, 2008, s.57). 1934 yılında İstanbul Üniversitesi’nde esas kadroda görevli Türk profesörleri 70-100 TL alırken yabancı profesörler 780–1180 TL alıyordu (Akdağ, 2008, s.64). Bu durum elbette ki Türk öğretmenler arasında huzursuzluğa ve hatta küskünlüğe kadar götürerek gelişimin önünde bir engel olarak değerlendirilmesi kaçınılmazdır.

Ülkemize gelen 190 bilim adamı bugünün eğitim sistemini şekillendirirken hâlâ gelişemediğimiz ise açıktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kadar kısa dönemde sürekli eğitim reformları yapmış olmasına rağmen buluş oluşturulamaması, teknolojik bir üretimin yapılamaması maalesef bir cep telefonu, otomotiv çalışması yapamayan ülke konumunda olması eğitim sisteminin Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, Lozan anlaşmasını imzalayan ülkelerin gelişmemizi önlemek için yanlış sistemlerle ülkemizi manipule ettiklerini göstermektedir.

Şimdiye kadar anlatılanları tamamını düşündüğümüzde Miili Eğitim’in Mili olmadığını, bize ait olmadığını, geçmişimizi kültürümüzü kapsamadığını; tarih bilincini yerleştirmemesi, toplumu geliştirmemesi sebebiyle söylememiz çokta zor değil. Peki ne yapmamız lazım diye düşünülürse onun da cevabı basit.

Taklitçi zihniyeti bırakıp, kendimize ve tarihimize güven duyarak; bir an önce eğitim sistemi öğrenim sistemine dönüşmeli, prangalar kırılmalıdır.

Bu Paylaşımı Beğen
YAZARIN SON YAZILARI
HACI OLMAK ZOR - 6 Şubat 2018
MÜSLÜMAN FATİH - 22 Ocak 2018
Terörün Kaynağı - 27 Ağustos 2015
TARİHTEN YANSIYANLAR - 5 Ağustos 2015
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın