Maruf

İlim Öğrenme ve Öğretmenin Fazileti

Mehmet Salih Kumaş

Mehmet Salih Kumaş

Peygamber  Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki;

ما من صدقة يتصدق بها رجل على أخيه أفضل من علم يعلمه إياه 

(Mâ min sadakatin yetesaddaku bihâ racülün alâ ahîhî efdalü min ilmin yuallimühû iyyâhü)

“Adamın müslüman kardeşine verdiği sadakalar içinde, ona öğrettiği ilimden daha kıymetli, daha faziletli sadaka olmaz.”

İlim öğrenmek ve öğrendiğini kardeşine nakletmesi, öğretmesi bir çeşit sadaka, bir çeşit hayır, bir çeşit bağıştır ve bundan daha kıymetlisi ve üstünü de yoktur. Onun için hepimiz ilim öğrenmeye gayretli olmalıyız ve öğrendiğimiz ilmi de etrafımıza yaymaya, anlatmaya, öğretmeye çalışmalıyız.

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) bir başka hadis-i şeriflerinde de şöyle buyuruyorlar:

(Mâ min şey’in aktau lizahri iblîse min âlimin yahrucü fî kabîleh)

“Şeytanın, İblis aleyhil-la’nenin belini en çok kıran, hakkından en iyi gelen, ona en çok mânî olan, bir kabilenin içinden bir alimin çıkmasıdır.”

Bir kabilenin içinden çıkmış olan bir alim, şeytanın belini kırmakta her şeyden daha tesirlidir. Onun belini, kafasını koparan, kıran bundan daha tesirli bir şey olamaz.

İslâm’a göre ilmin yaşı olmadığı gibi, ilmin ille mektepte/okulda öğrenilmesi de gerekmez… Çünkü sahabe-i kirâmın hiç birisi bir mektebe gitmedi, hiç birinin diploması, bitirdiği bir fakülte, düzenli bir eğitim müessesesi olmadı… Ama hepsi toplumun içinde yaşarken, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in yanında, onun sohbetiyle yetiştişler. Kimisi ziraatçi idi, hurma tarlası vardı. Onu suluyor, hurmalarını topluyor, satıyor ve geçimini öyle sağlıyordu. Kimisinin develeri vardı. Kimisi ticaret ile meşguldü. Hepsi aynı yaşta da değildi.  Her yaştan insan vardı Mescid-i Nebevi’de. Herkesin gelebildiği bir eğitim imkânı, herkesin katılabildiği bir ders programı vardı orada…

Peygamber (s.a.v) Efendimiz toplumun içinden, Allah Teàlâ Hazretleri’nin vazifelendirdiği mübarek bir öğretmen/muallim olarak çıkmıştı. Onun etrafına toplanıp, onun sözlerini cân ü gönülden dinliyorlardı. Başlarının üzerine bir kuş konmuş da, kıpırdasalar kaçacakmış gibi, dikkat kesilmiş ve can kulağıyla dinliyorlardı. Söylediği sözler gönüllerine nakşoluyor, taşın üzerine kitâbe yazılmış gibi yazılıyordu. Sonra, “Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:” diyerek harfi harfine, kelimesi kelimesine öğrendiklerini başkalarına naklediyorlar ve unutmamak için gayret ediyorlardı.

Ama bu arada, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in yanında çok bulunmak için, kabilesini, evini terkedip, hicret edip Mescid-i Nebevi’de yatıp kalkanlar da oluyordu. Ashâb-ı Suffe dediğimiz, sayıları yetmişten dörtyüzelliye kadar çıkan insanlardı bunlar…

Son derece tesirli ve son derece tabii bir eğitim yoluydu bu… Yâni arkadaşlık yaparak, beraber bulunarak, günlük hayatın içinde, günlük hayattaki faaliyetleri aksatmadan, yaşamın akışı içinde bir şeyler öğrenmek… Ama sürekli ve bir ibadet şuuruyla öğrenmek. Sadece kulluğun bir gereği olarak bir şeyler öğrenmek. Ne mutlu ilmi, ibadet kıvamında yapanlara… Ne mutlu ölüm gelene kadar ilimden ayrılmayanlara…

MARUF İLİM İRFAN MERKEZİ (MİİM)

 

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın