Maruf

Cemaat Olmanın Gerekliliği

Murat

Murat

Hamd, ancak Allah içindir. Ona hamd eder, Ondan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, kötü amellerimizin kötülerinden Ona sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiğini saptıracak yoktur, saptırdığını da hidayete erdirecek yoktur.Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O, birdir ve hiçbir ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Onun kulu ve Rasûlüdür.
Ey iman edenler! Allah’tan Ona yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin. (Âl-i İmrân, 102.)

Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşler yaratan; ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbiniz’den sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinize bir gözleyicidir. (en-Nisâ’, 1.)

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eden büyük bir kurtuluşa ermiştir. (el-Ahzâb, 70-71.)

Cemâat Nedir?
“cemâat” Arapça bir kelime olup, toplamak, derlemek manalarına gelen جمَع يجمَع جمعاً kökünden türetilmiştir. Sözlükte; “insan topluluğu” manasına gelen bir isimdir. İnsan dışında ağaç ve bitki topluluğu için de isim tamlaması olarak kullanılmıştır.

Istılah manası için farklı tanımlar yapılmıştır. Hiçbir tanım eksiklikten hâlî değildir:
Fıkıhta, Müslümanlar’ın din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikleri ve katılmak zorunda oldukları birlik, beraberliktir.
Sahabenin tamamı; müctehid imamlar veya her devirdeki Müslümanlar’ın büyük çoğunluğu gibi anlamlara gelir. Aynı zamanda Ehl-i Sünnet kast edilerek de kullanılan bir tabirdir.
Hadîs ilminde, daha çok Kutub-u Sitte müellifleri hakkında kullanılan bir terimdir.
Sosyolojik anlamda cemâat, aralarındaki münasebetleri, din, örf ve adetlere göre tanzim eden; akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi bağlarla birbirlerine bağlı insan topluluğudur.
Aynı duyguyla hareket etmek için bir arada bulunan kişilerin oluşturduğu toplumsal birlikteliktir.
Bir inancın bir araya getirdiği insan topluluğudur.
Aynı fikir etrafında toplanmış insan topluluğudur.
Aynı inanıştan insanların oluşturduğu, maddi ve manevi işbirliği esası üzerine kurulmuş topluluktur.
Aynı imama uyarak namaz kılmakta olanların, imamla beraber oluşturduğu topluluk da cemâattir. Bu manasıyla cemâat, fıkhî bir terimdir.
`Abdullah b. Mes`ûd’a رضي الله عنه göre “الجماعة ما وافق الحق وإن كنت وحدك” “Cemâat, tek başına bile olsan, hakka uygun olandır.”

Sözlük anlamı “cemiyet” kelimesiyle hemen hemen aynı olsa da her iki sözcük arasında belirgin farklar vardır. Cemâate mensup kişiler arasında yoğun bir bağ vardır. Bu bağ manevi duygulardan ibarettir. Cemâat ilişkilerinde ‘ben’ düşüncesinden öte ‘biz’ düşüncesi hâkimdir. Kişiler herhangi bir maddi çıkar gözetmeksizin birlikte olur, duygu ve düşüncelerini paylaşır ve birbiriyle kaynaşırlar. Oysa cemiyette ilişkilerde manevi yön çok zayıf olmakla birlikte bazen hiç yoktur. Cemiyete mensup kişiler ‘ben’ duygusuyla hareket ederler ki, bu durum cemâatle aralarında olan en belirgin farktır.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat Nedir?

Ehl-i sünnet ve’l-cemâat, sünnete ve cemâate tabi olanlar demektir. “sünnet” kelimesinden maksat Allah Rasulü’nün صلى الله عليه وسلم yaptığı, söylediği ve onayladığı her şeydir. “cemâat” kelimesinden maksat ise, Allah Rasulü’nün صلى الله عليه وسلم yetiştirmiş olduğu sahabe cemâatidir.

Kur’ân’a tâbî olmayan zaten müslüman olamayacağından, isimlendirmede Kur’ân zikredilmemiştir. Sünnete ve sahabe topluluğuna uyanlara ehl-i sünnet ve’l-cemâat denmiştir. Yani Kur’ân’ı sünnete göre, sünneti de sahabe topluluğuna göre anlayan topluluk… Şi`î kelimesini zıddı olarak da kullanılmaktadır. Kısaca “sünnî” denildiği de olur.

Ehl-i Sünnet’ten sayılan itîkâdî mezhepler ve imamları:
Eş`ârî : Ebu’l-Hasen el-Eş`ârî, v. 324 h.
Maturîdî : Ebû Mansur Muhammed el-Maturîdî, v. 333 h.
Selefiyye : Ahmed İbni Teymiyye v. 728 h. denilebilir.
Ehl-i Sünnet’ten sayılan fıkhî mezheblerden birkaçı ve imamları:
Hanefî : Ebû Hanîfe en-Nu`mân b. Sâbit, v. 150 h.
Mâlikî : Ebû `Abdillâh Mâlik b. Enes, v. 179 h.
Şâfi`î : Muhammed b. İdrîs eş-Şâfi`î, v. 204 h.
Hanbelî : Ahmed b. Muhammed b. Hanbel, v. 241 h.
Çalışmamızın aslî konusu olmadığından, mezheplerin özellikleri ve imamlarının akîdelerinden burada
bahsetmemeyi uygun gördük.

Cemâatin Temel Unsurları
Bu kelimeye getirilen tanımlara göre cemâatin unsurları şunlardır:
Bir topluluk,
Lider,
Ortak amaç,
Ortak inanç,
Ortak metod,
Ortak prensipler,
İşbirliği ve hiyerarşi.
Şimdi bu unsurları ayrı ayrı inceleyelim:

Bir topluluk

Kişiler fert olarak yapabileceği fiilleri zaten kendileri yaptığından, yalnız başlarına yapamayacakları işler için cemâatleşirler. Cemâatleşmek için de belirli bir topluluğun mevcut olması gereklidir. Bu topluluk cemâatin niteliklerini taşımalıdır. Yani topluluktaki her bir ferdin amacı ve inancı ortak olmalı, aynı metodu kullanarak, işbirliğiyle, prensiplere uyarak amacı gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Fertlerin amaca ve prensiplere aykırı davranması gibi olumsuz sonuçların ortaya çıkmaması için fertlerin yeterince eğitilmiş olması gereklidir. Aksi halde ya cemâat içinde görüş ayrılıkları ve fitneler çıkar ve yahut da ayrılmalar kaçınılmaz olur.

Lider

Topluluklar öncelikle liderleriyle tanınır. Liderin dış görünüşünden iç âlemine, özel hayatından gündelik yaşamına kadar her yönüyle cemâati yansıtıyor olması liderlere diğer cemâat fertlerine yüklenenden daha fazla sorumluluklar yüklemektedir. Herhangi birisi için mübah olan bir fiil bile, liderden sâdır olduğunda çok olumsuz sonuçlar doğurabilmekte ve hatta cemâatin darmadağın olmasına sebebiyet verebilmektedir. Zaten bu yüzden cemâat liderleri cemâatin en yetişmiş fertlerinde biri olmalıdır. Liderlerde olması gereken önemli özelliklerden bazıları şunlardır:

 Davayı yeterince iyi biliyor olması: Çünkü amaca ulaşılması ve ulaşıldıktan sonra devamının sağlanması, ancak davayı en iyi şekilde bilen ve davaya en fazla inananların yapacağı bir iştir.
Davaya gerçekten inanıyor olması: Ancak inanmış bir insan mümkün olan her şeyini feda edebilir. Cemâatler fedakârlık olmaksızın amaçlarına ulaşamazlar. Cemâatin her kademesindeki liderin, eli altındakilerden çok daha fazla davaya inanması gereklidir. Aslında bu ifade ters çevrildiğinde doğrudur: Davaya en fazla inanan insanlar cemâatte lider olmalıdır.
Dirayetli olması: Demokratik ülkelerin yöneticileri sayı saymayı ve iki sayıdan hangisinin diğerinden büyük olduğunu bilmekle lider olurlar. Çünkü onlarda asıl olan çoğunluktur. Fakat İslâm cemâatinde asıl olan çoğunluk değil, nasslarla tespit edilmiş sabitelerdir. Cemâatin tamamı prensiplere aykırı bir fiilin icra edilmesini istese ve bunda ittifak etse lidere düşen, nasslara bağlı kalmaktır. Bunun için bazen cemâati veyahut da cemâatin bazı fertlerini feda etmesi gerekebilir. Bu fertler cemâatin önemli kadrolarında yer alıyor da olabilir. Burada “Cemâat mi dava içindir, dava mı cemâat için…?” sorusuna verilecek cevap önemlidir.
Amacı cemâatin menfaatinden üstün görmesi: Cemâat ve cemâate ait maddi varlıklar sadece amacın yerine getirilmesini sağlayacak unsurlardır. Amaç ise, cemâatin varlık sebebidir. Dolayısıyla cemâatin devamı için davayı değil, gerekiyorsa davanın devamı için cemâati feda etmelidir. İ`lâ-i Kelimetullah için savaşmak, amaç için fertleri belki de cemâatin tamamını feda etmek değildir de nedir?

Diğer fertlerden çok daha fazla çalışması ve en fedakar olması: Liderin önde gidiyor olmasındandır ki, fertler liderler kadar çalışmamaktadırlar. Zaten lider bundan dolayı lider olmuştur.

Cemâat liderinde olması gereken özelliklerin tamamını burada saymamız konumuzdan uzaklaşmak olacağından, konuyla ilgili olarak yazılmış kitaplara müracaat edilmesini tavsiye ederek bu kadarını yeterli görüyoruz.

Ortak amaç
Cemâatler, kuruluş gayesi olan bir ya da birden fazla amaç belirlemelidirler. Yoksa cemâatleşmenin manası olmaz. Bu amacın ya da amaçların da inanca, metoda ve prensiplere aykırı olmaması gereklidir. Yoksa cemâat kendi içinde çelişkili halde olur ve bu sebep kaynaklı problemlerden dolayı amacını veya amaçlarını gerçekleştiremez.

Ortak inanç

Her cemâatin, fertlerinin tamamı tarafından kabul edilmiş olan ya da kabul edilmesi zorunlu olan birtakım inançları olmalıdır. Bu inanç cemâat üyelerine güç verir, belirli bir formatta tutar. Aksi takdirde birinin ‘ak’ dediğine diğeri ‘kara’ der ve böylece cemâatin devamlılığı düşünülemez.
İnancın ortak olmasının manası her bir meseleye bakış açısının aynı olması demek değildir. Cemâatin temel taşlarını oluşturan unsurlardaki ortak inanç, cemâatleşme için yeterlidir. Yoksa her konuda aynı inanışa sahip insan bulmak imkânsızdır.

Ortak metod

Cemâat, amacını gerçekleştirmek için çerçevesi tamamen belirlenmiş bir metod tespit etmek zorundadır. Eğer metod belirli olmazsa cemâati oluşturan fertler kendi görüşlerini metod edinirler ve yönetimce verilmiş bir karar olmadığından diğer üyelere itiraz hakkı doğar. Bu metodun kesinlikle genel prensiplere, cemâatin inancına ve amacına aykırı olmaması gereklidir. Amacı gerçekleştirmeyi sağlayacak bu metodun, mümkün olan en pratik ve uygulanabilirliği en mümkün olan yöntem olması gereklidir. İnsanlar havanda su dövmeyi sevmezler ve bir süre sonra bıkarlar.
Ortak prensipler
Cemâatin, dışına çıkılamayacak belirli prensipleri olmalıdır. Bu prensipler devletlerin anayasaları gibidir. Cemâatin, üzerinde kâim olduğu değişmezlerdir. Bu prensiplerin kaynağı, inanç olmalıdır ve amaca yönelik olmalıdır. Prensipler, metod ile hemen hemen aynı önemdedir. Çünkü metod ile prensiplerin çelişmemesi, cemâatin istikrarını gösterir. Metod genel, prensipler ise daha özeldir ve metodun detayı mesabesindedir.

İşbirliği ve hiyerarşi
Cemâati cemâat yapan işbirliğidir. Fertler aralarında işbirliği ve görev dağılımı yaparak amaç için çalışırlar. Bunu yaparken uyum içinde olunamazsa, amaçtan uzaklaşılır ve çabalar dünyada sonuçsuz kalır. Uyum içinde olmanın manası şudur:

Görev paylaşımı, olması gerektiği gibi yapılmalıdır. Herkes kendi ilgi ve beceri alanında görevlendirilmelidir. Kişilerden yeteneklerini aşan işler beklemek hayal olur, önemli işleri sekteye uğratır.
Görevli fertler vazifelerini yerine getirebilmek için bütün çabalarını sarf etmelidirler. Kendilerini iyi tahlil ederek neler yapabileceklerinin farkına varmalıdırlar.
Görev paylaşımı yapıldıktan sonra herkes kendi işiyle uğraşmalıdır. Kendi işini en iyi şekilde yapmaya çalışmakla beraber diğer görevlilerin görevlerine karışmaması da kişinin hikmetli davranmasındandır.
Fertlerin her biri, amaca ve gerekliliğine inanması için eğitilmelidir.
Yönetici kişiye, prensipler dahilinde mutlak itaat edilmelidir. İtaatin olmadığı yerde bir cemâatin varlığından söz edilemez.
Görevli kişilere sorumlulukları kadar yetki vermek. Kişiler kendi işlerini yapabilme yetkisine sahip değillerse mutlaka görevleri aksayacaktır. Yönetim bu kişiye malesef zulmetmiştir.
Cemâatin fertlerinin birbirlerine güvenmesi. Karşılıklı güven, fertlerin davaları için daha istekli ve ısrarlı bir şekilde çalışmalarına vesile olur. Bu güvenin en önemlisi, fertlerin görevlilere ve özellikle de yöneticiye güvenmesidir. Çünkü cemâatleşme, karşılıklı sözleşmedir. Sözleşme yürürlükte olduğu sürece fertler ve yöneticiler sözleşmeye bağlı kalacaklarını teahhüt etmişlerdir. Bu süreçte cemâat ve fertler bu sözleşmeye bağlı kalmak zorundadırlar. Sözleşmede belirlenen sürenin dolması ya da amaca ulaşmak, sözleşmenin ortadan kalkması demektir. Bu durumda fertler cemâate ait olmaktan çıkarlar. Sözleşme infisah olur yani kendiliğinden ortadan kalkar.
Cemâatin fertlerinin birbirlerini sevmesi. Eğer cemâatin üyeleri arasında sevgi bağı yoksa mutlaka problemler olacaktır. Kişilerin birbirlerini sevmesi, kalben sevemiyorsa da onu kendisine sevdirecek vesileler araması gereklidir. Kişi de kendisini diğer üyelere sevdirmeye çalışmalıdır. Kalp bağı görev birlikteliğinden daha güçlüdür.
Fertlerin, görevini yerine getirmeye çalışan görevlilere yardımcı olmaları. Buna en çok ihtiyacı olan kişi cemâati yönetme görevi kendisine verilendir. En fazla yetkinin kendisinde olması, en fazla sorumluluğun kendisinde olmasındandır. Bu kadar sorumluluğu olan bir kişiye de merhametle yardım etmek gereklidir. En itaatkâr üyeler, kendisi de aynı zamanda yönetici olanlardır.
Bunun dışında uyumu sağlayacak birçok faktör vardır ki, asıl konumuz bu olmadığından meseleyi uzatmak istemiyoruz.

Cemâatleşmenin Gerekliliği

Cemâatleşmek, yukarıda zikrettiğimiz vasıflarda bir birlikteliği tesis etmek, bu birlikteliğe katılmak ve bu birliktelikten ayrılmamaktır. Cemâatleşmenin gerekli olup olmadığını, ihtilaflı bile olsa Müslümanlar’ın itibar etmekte olduğu delillerle anlatmaya çalışalım.

Kur’ân-ı Kerîm’de cemâatleşme
“cemâat” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de hiç geçmemektedir. Fakat bazı ayetler manaları itibarıyla cemâatleşmenin gerekliliğine değinmektedir.
1. وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلَى شَفَا حُفْرَةٍ مِنْ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ الله لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿-﴾ وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنْكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ ﴿-﴾ وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمْ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ﴿-﴾
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve Onun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.

Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Âl-i `İmrân, 103-105.)
Ayette geçen Allah’ın ipi ifadesi farklı manalara hamledilmişse de, konumuzla ilgili olan kısmı “hep birlikte” sözüdür. Burada Müslümanlar’ın birlikteliği emredilmiştir.
Elmalılı Tefsîri:
Hablullah yani Allah’ın ipi, Allahu Teâlâ’ya kavuşma sebebi olan delil ve vasıta demektir ki, Kur’ân, Allah’ın emrini yerine getirme ve cemâat, ihlas, İslâm, Allah’a söz verme, Allah’ın emri diye rivayetlerle tefsir edilmiştir ve hepsi birbirine yakındır. Bu âyetin cemâat ve ictimaiyyet (toplum bilim, sosyoloji) ile emir olduğunda kuşku yoktur. Bununla beraber burada cemâat, Allah ipinin aynı değil, ona yapışmanın ürünüdür. Ebû Sa`îd el-Hudrî’den rivayet edildiği üzere Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: “Gökten yeryüzüne indirilmiş olan Allah’ın ipi, Allah’ın kitabıdır.” Korkunç bir yolun kenarına çekilmiş olan bir ip veya bir kuyuya düşmüş olanları çıkarmak için uzatılmış bir ip ve ona gereğince iyice tutunmuş bir toplum düşününüz. İşte bu tasavvurdan meydana gelen sosyal topluluk Kur’ân etrafında devamlı yükselen bir İslâm cemâatinin misalini teşkil edecektir.
Bu i`tisam (tutunma) için herhangi bir cemâat olmak da kâfi değildir.

Ta yukarılarda da açıklandığı üzere ümmet, öne düşen, çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk demektir ki, hepsinin önünde de “imam” (önder) bulunur. Cemâat ile namazlar, bu muntazam ve hayırlı sosyal tertibin görüntüsünü ifade eden gözle görülür şeklidir. Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve imamet (önderlik) teşkili müslümanların imandan sonra ilk dinî farîzalarıdır. Bu farizayı yerine getirebilen müslümanlardır ki âyetin açık hükmü gereğince kâmil kurtuluşa ererler. Yoksa âyetinin mânâsı müşkil ve belki imkansız olur. Allah’ın vaadi bütünüyle temin edilmez, hayra çağırmak, iyiliği emir, kötülüğe engel olma bütün müslümanlara farz-ı kifayedir. Bu yapılmayınca hiçbir müslüman mesuliyetten kendini kurtaramaz. Fakat her ferde farz-ı ayın değildir. Ümmetin tümünün vazifesidir. Çünkü “sizden” buyurulmuştur. Buradaki in cins için veya teb’îzî (bazılaştırmayı) olmak üzere iki mânâya ihtimali vardır. Cins için olduğuna göre her müslüman bununla görevlidir. Teb’îzî olduğuna göre de genelde müslümanların vazifeleri, içlerinden bunu yapacak belli, özel bir topluluk meydana getirmek, onlara yardım ederek ve uyarak o vasıta ile bu görevi yerine getirtmektir. Bunlar tayin ve görevlendirildikten sonra emretmek ve yasaklamak bizzat onlar üzerine farz-ı ayın olur. Ve fakat bunlar görevlerini yerine getirmezlerse, sorumluluk önce bunlara, ikinci olarak herkese teveccüh eder. Tevhid nizamı yani birlik beraberlik bozulduğu zaman, ortaya çıkacak şerr ve bela da yalnız zalimlere isabet edip kalmaz, herkese bulaşır.

Hayra davet, dine ve dünyaya ait bir iyiliği içeren herhangi bir şeye davettir ki, birliğin ve İslâm’ın esasıdır. İyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak da bunun önemli bir kısımdır. Maruf, İslâm’ın gereği olan Allah’a itaat; münker de İslâm’ın gereğine uymayıp, Allah’a karşı gelmek demektir. İyiliği ve kötülüğü Allah’ın ipinden başka ölçü ile ölçmeye kalkmak, isteklere ve nefse ait arzulara uymaktır ki, bu da ayrıcalık yapmaktır. Bu noktayı daha çok açıklamak için buyuruluyor ki: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.”

İbn-i Kesîr Tefsîri:
“ayrılmayın” sözüne gelince, burada Allahu Teâlâ, mü’minlere cemâat olup toplanmayı emretmekte ve tefrikayı, parçalanmayı yasaklamaktadır.

İkrime bu âyetin, Ansâr’ın ifk olayında birbirlerine hücum etmesi üzerine nazil olduğunu zikreder. En doğrusunu Allah bilir.
“İçinizden hayra çağıran … bir topluluk bulunsun.” buyuruyor. Yani hayra çağırmada, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamada, Allah’ın emrini yerine getirmek üzere tayîn edilmiş bir grup bulunsun.
Kurtubî Tefsîri:
Bunun hevâ ve değişik maksatlara uyarak tefrikaya düşmeyiniz, bunun yerine Allah’ın dininde kardeşler olunuz, anlamında olması da mümkündür. Böylelikle bu, onların biribirleriyle olan ilişkilerini koparmalarını, biribirlerine sırt çevirmelerini önlemiş olur. Bundan sonra gelen yüce Allah’ın şu buyrukları da bu anlama delildir: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz, düşmanlar idiniz de O kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz.”
Tefsîr-i Kebîr:
Yüce Allah daha sonra “…ve parçalanmayın” buyurmuştur. Bunda iki mesele vardır:
Birinci mesele: Bu ifadenin açıklanması hususunda birkaç vecih vardır:
• Cenâb-ı Hak, din hususunda ihtilâf etmekten nehyetmiştir. Bu böyledir, çünkü hak ancak tektir. Onun dışındakiler ise cehalet ve sapıklıktır. Durum böyle olunca, buradaki nehyin din konusunda ihtilâf hususunda olması gerekir. Nitekim Cenâb-ı Allah “Haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır?” (Yûnus, 32.) sözüyle de buna işaret etmiştir.
• Cenâb-ı Hak birbirine düşmanlık ve muhâsamadan nehyetmiştir. Çünkü Araplar câhiliyye döneminde sürekli savaşıyorlar ve birbirleriyle çekişiyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onları bundan nehyetmiştir.
• Cenâb-ı Hak ayrılığa sebebiyet verip, aradaki yakınlık ve muhabbeti yok eden her şeyden nehyetmiştir.

Denildiğine göre, bir Yahudi, Evs ve Hazreçliler arasına fitne atıp bu iki kabileye mensup olanlardan her biri arkadaşıyla savaşmayı düşününce, Hz. Peygamber صلى الله عليه وسلم onların yanına gelir ve aralarındaki fitne yatışıncaya kadar onları yumuşatmaya çalışırdı.

Evs ve Hazrec aynı ana-babadan olan iki kardeş idiler. Ama aralarına bir düşmanlık girdi. Cenâb-ı Hak onu İslâm ile söndürünceye kadar, aralarındaki savaşlar yüzyirmi sene sürdü. İşte bu âyet-i kerime onlara ve onların hallerine işaret etmektedir. Çünkü onlar, İslâm’dan önce birbirleriyle savaşıyorlar ve birbirlerine buğzediyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara İslâm ile ikramda bulununca, birbirlerine merhamet eden, birbirleri hakkında iyi düşünen kardeşler haline geldiler, Allah rızası için kardeş oldular. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk’ın, “Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcamış olsan, yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı” (el-En`âm, 63.) âyetidir.

Buradaki مِنْ harf-i cerri (edatı), şu iki delilden dolayı teb`îz (kısmîleştirme) ifâde etmez. Birinci delil: Allahu Teâlâ, “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız.” (Âl-i `İmrân, 110.) âyetinde, bütün ümmete iyiliği emretmeyi, kötülükten sakındırmayı vacib kılmıştır. İkinci delil: Her mükellefe ister eli, ister dili, isterse kalbiyle olsun, iyiliği emredip kötülükten nehyetmesi vaciptir. Yine herkese, kendisinden zararı savuşturması vacibtir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki, âyet-i kerîme’nin mânası şudur: “Siz hayra davet eden, iyiliği emir ve kötülüğü nehyeden bir topluluk olunuz.” Buradaki harf-i cerri, “O halde murdardan, yani putlardan kaçının” âyetinde olduğu gibi, tebyin (açıklama) içindir, teb’iz (kismîleştirme) manasına değildir.

Sonra âlimler, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münkerin her ne kadar bütün ümmet-i Muhammed’e vacib ise de, ümmet içinde bunu yerine getiren bir kısım bulunduğu zaman, bu mükellefiyetin diğerlerinden düşeceğini belirtmişlerdir.
Ahkâm Tefsîri (el-Cessâs):
Talha b. `Amr, `Atâ’ b. Ebî Rabâh’tan; O da Ebû Hureyre’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber’in صلى الله عليه وسلم ashabından birileri toplanarak şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasûlü صلى الله عليه وسلم! Ne dersin? Amel etmediğimiz hiçbir maruf kalmayana kadar marufu yapsak ve terk etmediğimiz hiçbir münker kalmayana kadar münkeri terk etsek, emri bil maruf-nehyi anil münker yapmama yetkimiz var mıdır?” Dedi ki: “Hepsini yapmasanız bile marufu emredin, hepsini terk etmemiş olsanız bile münkerden nehyedin.” Hz. Peygamber صلى الله عليه وسلم diğer bazı farzlarda kusurlu bile olunsa yerine getirilmesinin gerekliliği açısından, emri bil maruf-nehyi anil münkeri diğer farzlara eş tuttu. Ümmetin aliminden fakihine, halefinden selefine hiç himse bunun vacip olmadığını söylememiştir. Haşeviye ve hadis ashabı denilen bazı cahiller hariç… Bunlar, bağîlerle savaşmayı, emri bil maruf-nehyi anil münkeri silahla yapmayı reddederler. Hatta emri bil maruf-nehyi anil münkeri “fitne” diye isimlendirirler.

İbn `Abbâs Tefsîri:
“parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın” sözü ve Kur’ân’daki buna benzer ayetler: Yüce Allah mü’minlere cemâati emretmiş, ayrılığa düşüp parçalanmayı yasaklamış ve kendilerinden öncekilerin, sadece Allah’ın dînindeki tartışma ve husumetlerinden dolayı helak olduklarını haber vermiştir.
2. يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً ﴿-﴾
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de… Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahıret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç olarak daha güzeldir.” (en-Nisâ’, 59.)
Ayette geçen “…sizden olan emir sahiplerine de…” ifadesi, cemâatleşmeye delalet etmektedir. Emir sahibi ancak cemâatin başındaki kişidir. Emîre itaat için, başında emîr bulunan bir cemâatin varlığı şarttır.

Kurtubî Tefsîri:
Sehl dedi ki: ‘Yönetici, bir alime fetva vermeyi yasaklarsa, fetva verme hakkı yoktur. Eğer emîr, caiz olan biriyse fetva verdiğinde isyankâr olur.’ İbn Huveyzimendâd dedi ki: ‘Yöneticiye itaat, Allah’a itaat olan meselelerde vaciptir. Allah’a isyan hususunda ise vacip olmaz.’
Ahkâm Tefsîri (el-Cessâs):
İnsanlardan şöyle diyenler vardır: “Buradaki ‘kendilerine emir verilenler’ sözünün en açık ifadesi, bunların yöneticiler olduğudur. Çünkü öncesinde adaletli hüküm vermekten bahsedildi. Bu ise hükümleri uygulama yetkisine sahip olanlara bir hitaptır. Onlar da yönetici ve hakimlerdir.”

3. وَأَطِيعُوا اللهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا إِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (el-Enfâl, 46.)
Âyette “rüzgâr” manasına gelen ريح kelimesi kuvvet, yardım ve devlet anlamlarında mecâz olarak kullanılmaktadır.

Kurtubî Tefsîri:
“rüzgârınız gider” yani kuvvetiniz, nusretiniz… Bir şeyde galip olan kişi hakkında “Rüzgâr falancanındır.” demen gibi…
Mücahid dedi ki: Uhud gününde ihtilafa düştüklerinde ashabın rüzgârı gitti.
Sünnette cemâatleşme
Müslümanların birinci kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm’deki cemâatleşmeyle ilgili ayetlerden birkaçını tefsirleriyle beraber belirttik. Şimdi de müslümanların ikinci kaynağı olan sünnetten, konumuzla ilgili hadisleri vereceğiz inşâallah.
1. أن أبا هريرة رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: من أطاعني فقد أطاع الله، ومن عصاني فقد عصى الله، ومن أطاع أميري فقد أطاعني، ومن عصى أميري فقد عصاني.
“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, bana isyan eden Allah’a isyan etmiş olur. Kim emîrime itaat ederse bana itaat etmiş, kim emîrime isyan ederse bana isyan etmiş olur.”
2.İnsanlar Resulullah’a صلى الله عليه وسلم sürekli hayr hakkında soru sorarlardı. Ben bana dokunabileceği korkusuyla sürekli şerr hakkında soru sorardım. Bir keresinde Resulullah’a صلى الله عليه وسلم şöyle sordum: “Ey Allah’ın Resulü صلى الله عليه وسلم! Biz daha önce cahiliyet ve şerr içinde idik. Daha sonra yüce Allah bize şu hayrı (İslam’ı) ulaştırdı. Bu hayrdan sonra yine şerr gelecek midir?” Resulullah صلى الله عليه وسلم: “Evet” diye buyurdu. “Peki bu şerrden sonra yine hayr gelecek midir?” dedim. “Evet, içerisinde de bir duman (karışıklık, bozukluk) olacaktır.” diye cevap verdi. “Dumanı (karışıklığı) ne olacak?” dedim. “Benim sünnetim dışında bir yol tutan ve benim gösterdiğim hidayet çizgisi dışında bir çizgi benimseyen topluluk olacak. Onları tanıyacak ve reddeceksin.” diye buyurdu. “Peki bu hayrdan sonra yine şer gelecek midir?” diye sordum. Resulullah صلى الله عليه وسلم: “Evet, cehennemin kapılarında duran davetçiler ortaya çıkacaktır, bunların çağrısına uyanları, cehennemin içine atacaklar.” diye buyurdu. Ben “Ey Allah’ın Resulü صلى الله عليه وسلم! Sen bize onların özelliklerini bildir.” dedim. Resulullah صلى الله عليه وسلم “Onlar bizim gibi görünür ve bizim dilimizle konuşurlar.” diye buyurdu.

“Ey Allah’ın Rasulü صلى الله عليه وسلم! Ben o insanların zamanına yetişirsem ne yapmamı uygun görürsün?” (Diğer bir rivayette “Ne yapmamı emredersin?” şeklinde geçmiştir.) dedim. “Müslümanların cemâatleri ve imamları ile birlikte ol.” diye buyurdu. “Eğer Müslümanların bir cemâati ve imamları olmazsa?” dedim. “O zaman da ağaç kökünü yemek zorunda kalacak kadar zor duruma düşsen bile, bu hal üzere ölüm sana gelinceye kadar bütün bu fırkalardan uzak dur.” diye buyurdu.
3. عن ابن عباس رضي الله عنهما عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: من رأى من أميره شيئا يكرهه فليصبر عليه فإنه من فارق الجماعة شبرا فمات إلا مات ميتة جاهلية.
“Kim emîrinin herhangi bir şeyinden hoşlanmazsa sabretsin. Kim cemâatten (bir rivayette yöneticiden) bir karış uzakta ölürse, bir tür cahiliye ölümü üzere ölür.”
4.
Ömer bize hutbe verdi ve şöyle dedi: Ey insanlar! Ben bugün Allah Rasulü’nün صلى الله عليه وسلم aramızdaykenki makamında bulunuyorum. O صلى الله عليه وسلم şöyle demişti: “Size ashabımı bırakıyorum. Sonra onlardan sonrakileri, sonra onlardan sonrakileri. Sonra yalancılık yaygınlaşır. Öyle ki, kişi yemin eder, yeminine itibar edilmez; şahitlik yapar, şahitliğine güvenilmez. Dikkat edin, bir kadınla başbaşa kalan erkeğin üçüncüsü şeytandan başka bir şey değildir. Cemâat olmalısınız, tefrikaya düşmemelisiniz. Şeytan kesinlikle yalnız kişiyle beraberdir, iki kişiden uzaktadır. Kim cennetin en nadide yerini istiyorsa, cemâate sımsıkı yapışsın. İyiliği kendisini sevindiren, kötülüğü kendisini üzen kişi var ya, size söyleyeyim mü’min odur.”
5. ‏عن ‏ابن عباس ‏قال: قال رسول الله ‏صلى الله عليه وسلم ‏يد الله مع الجماعة. (وهذا ‏حديث غريب ‏لا نعرفه من حديث ‏ابن عباس ‏إلا من هذا الوجه)
İbn `Abbâs’tan, dedi ki: Allah Rasulü صلى الله عليه وسلم dedi ki: Allah’ın eli cemâatle beraberdir.
6.
Kurt sadece ayrı olan koyunu yer.
Konuyla ilgili daha birçok hadis vardır fakat biz bu kadarını yeterli gördük.
Diğer delillere göre cemâatleşme

 Yukarıda verilen rivayetlere baktığımızda, cemâatleşmenin gerekliliği hususunda icma’ olup olmadığını anlayamasak da ciddî bir sahabe ittifakının varlığını rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Özellikle de Hz. Ömer’in bir hutbe îrâd etmesi, bu hutbede cemâatleşmenin gerekliliğinden bahsettiği halde onu dinleyenlerden hiç birinin itiraz etmemesi dikkat edilmesi gereken bir husustur.
 Diğer taraftan ما لا يتم الواجب إلا به فهو واجب yani “Vacibin ancak kendisiyle tamam olduğu herşey vaciptir.” usul kâidesinden de anlıyoruz ki, cemâatleşmek vaciptir. Çünkü dînin emrettiği amellerden bir kısmı, ancak bir topluluğun varlığıyla yerine getirilebiliyor. Bu emirler fertler için farzlık ifade ettiğinden, bu farzı yerine getirebilmek için gerekli olan her ameliye farzdır. Bundan dolayı Allah yolunda cihad etmek, İslâm’ın suç ve cezâ ahkâmının uygulanmasını sağlamak, İslâm’ın eğitim-öğretim sistemini işletmek gibi farîzaları fertler değil de topluluklar yerine getirebileceğinden cemâatleşmek farzdır. Ayrıca yukarıdaki nasslarda geçen “emîre itâat” farîzası da ancak bir cemâat dâhilinde gerçekleşebilir. Yani emîre itâat farîzasını yerine getirebilmemiz için başımızda bir emîr bulunması da farzdır. Bu da yine ancak bir cemâatin varlığıyla mümkün olur.

Kişilerin dînlerini yaşarken birbirlerine yardımcı olmasını akıl güzel görür. Fertler dîni kendilerinden daha güzel yaşayan takvalı insanlarla birlikte olmakla onlara benzeyecek ve günahlarından utandıklarından dolayı da cemâat içerisinde günahlara dalmayacaklardır.
İslâm’ın en önemli mahremlerden saydığı din, can, akıl, ırz ve mal emniyetinin sağlanması gibi maslahatlar, ancak bir cemâat topluluğuyla sağlanabilir.
Tek başına kalmışlığın zararlarından mü’minlerin korunması ve kurtarılması ancak bir müessesenin varlığıyla sağlanabilir. Günümüzün psikolojik problemlerinden bir kısmı yalnızlık kaynaklıdır. Hele hele İslâm dâvâsı gibi ağır bir yükü üstlenmiş kardeşlerimiz için yalnızlık tam bir yıkımdır. Cemâatleşmeyle bu ve buna benzer birçok problemlerin önüne sed çekilmiş oluyor.
Halkı Müslüman olan toplumlarda zaten cemâatleşme faaliyetleri devam ediyor olduğundan toplumlar da bunu yadırgamamakta hatta, derecesi coğrafyaya göre değişiklik göstermekle beraber cemâatleri desteklemektedirler. Zaten böyle olmasa cemâatler ne ile ayakta durabilir ve faaliyetlerini icra edebilirlerdi ki?
Sahabenin cemâatleşme konusundaki görüşleriyle ilgili rivayetler yukarıda geçmişti. Bu konuda oldukça titiz oldukları malumdur. Buna bir örnek olarak İbn `Abbâs’ın: “parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın” ayeti ve Kur’ân’daki buna benzer ayetler hakkındaki görüşünü aktarmak yeterli olacaktır. Şöyle diyor: Yüce Allah mü’minlere cemâati emretmiş, ayrılığa düşüp parçalanmayı yasaklamış ve kendilerinden öncekilerin, sadece Allah’ın dînindeki tartışma ve husumetlerinden dolayı helak olduklarını haber vermiştir.
Önceki peygamberlere de baktığımızda tebliğlerini kabul eden mü’minleri organize etmişler, davete birlikte devam etmişlerdir; hiyerarşik bir yapıyı tesis etmiş ya da etmeye çalışmışlardır.
Allah Rasûlü صلى الله عليه وسلم, etrafındaki müslümanlarla bir topluluk, bir cemâat oluşturmuştur. Asıl olan bu cemâatin kıyamete kadar devam etmesidir. Aksine bir delil olmadığı sürece…

İtâat
Günümüz cemâatlerindeki en büyük problem itaat problemidir, diyebiliriz. Cemâatleşmenin gerekliliği ne kadar bilinirse bilinsin, itaat şuuru her bir fertte yerleşmedikçe cemâatleşme bilinci etkisiz kalacaktır. Cemâatin üyeleri itaatin gerekliliğini teorik olarak bilse de pratiğe geçmediğinden, bu bilginin davaya faydası olmamaktadır.

Cemâatte itaatin olmaması, cemâati oluşturan her bir fert için zarardır. Kişiler itaat etmediklerinde hiçbir zararın meydana gelmeyeceğini düşünüyor olsalar da herkesin kendileri gibi itaat etmediğini düşündüklerinde bir faciayla karşılaşılacağını bilmelilerdir. Allahu Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً ﴿-﴾
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de… Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahıret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç olarak daha güzeldir.” (en-Nisâ’, 59.)

Bu ayette Allah’a ve Rasûlü’ne صلى الله عليه وسلم itaat ayrı ayrı ve kayıtsız-şartsız emredilmektedir. Kendimizden olan yani müslüman olan yöneticilerimize de itaat etmeyi kendisine itaatten hemen sonra zikretmiştir. Bu, emîr sahiplerine itaatin önemini yeterince vurgulamaktadır. Ayetin ifadesinden anlaşılan odur ki, Allah ve Rasûlü’ne صلى الله عليه وسلم itaat kayıtsız-şartsız olduğu halde, yöneticilere itaat nasslarla kayıtlanmıştır. Yöneticilere itaat, delillere aykırı olmayan hususlarda bir vecibedir, Allah Rasûlü’ne صلى الله عليه وسلم itaattir.
عن ‏ابن عمر قال: قال رسول الله ‏صلى الله عليه وسلم: السمع والطاعة على المرء المسلم فيما أحب وكره ما لم يؤمر بمعصية. فإذا أمر بمعصية فلا سمع ولا طاعة (متفق عليه)
Bir günah kendisine emredilmediği sürece müslüman bir kişiye hoşuna giden ve gitmeyen her şeyde işitip itaat etmek vaciptir. Bir günah emredildiğinde, artık işitip itaat etmek yoktur. (Muttefekun aleyh)
عن أنس أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: اسمعوا وأطيعوا، وإن استعمل عليكم عبد حبشي كأن رأسه زبيبة. (رواه البخاري)
İtaat edin! İtaat edin! Üzerinize, başı kuru üzüm tanesi gibi Habeşli bir köle bile tayin edilmiş olsa… (Sahîhu’l-Buhârî)
Konuyla ilgili ayet ve hadisler bu kadar açık olduğu halde müslümanların itaatte çekinik davranıyor olmaları anlaşılacak gibi değildir. Bunun için kişilerin ancak Allah’a karşı çok cesur olmaları, Allah’tan ve azabından endişelenmemeleri gereklidir ki, iman ettiğini söyleyen herhangi birisinin bu vasıfları taşıması mümkün olamaz.

Cemâatleşme – Hizipçilik – Ümmetçilik

Müslümanların kafasında şekillenmesi gereken hususlardan bir tanesi de cemâatleşme ile cemâatçilik, bir başka deyişle hizipçilik arasındaki farktır. Bazen hizipçilikten kaçıldığı için cemâatleşmeden vaz geçiliyor, bazen de cemâatleşme adı altında hizipçilik yapılıyor.
Aslında müslümanların ayrı ayrı cemâatler halinde olmaları, her birinin kendine ait prensipler ve yöneticiler edinmeleri dînin özünde olan bir tarz değildir. Fakat günümüz şartlarında müslümanların tamamını kuşatabilecek bir cemâatin bulunmuyor olması, teknik olarak bu özelliklerde olan bir cemâat bulunabilse bile bu cemâatin İslâm’ı taviz vermeden uygulayabilecek olması gibi meseleler, müslümanları tek çatı altında toplanmaktan alıkoyan meselelerdir. İslâmî birtakım meselelerdeki ihtilaflar da cabası…

Vaziyet bu olunca müslümanlar fert fert davaya hizmet edemeyeceklerinden dolayı cemâatleşme yönüne gitmektedirler. Bundan dolayı günümüzde farklı cemâatler gittikçe artmakta, bunun sebebi de malesef ayrılmalar olmaktadır.

Böyle bir ortamda müslümanların en sıhhatli olduğunu düşündüğü cemâatlerde bulunmaları gerekmektedir. Bunun delillerini en başından bu yana zaten vermekteyiz. Fertlerin kendi cemâatleri menfaatine çalışmaları, insanları İslâm’a davet ettikten sonra tebliği kabul edenlerle birlikte hareket etmek isteyip oluşumlarına kazanmaya çalışmaları cemâatçilik ya da hizipçilik değil, cemâatleşmedir. Cemâatlerin eforlarını ağırlıklı olarak kendi bünyesindeki veyahut da cemâatlerine katabilecekleri fertlere sarf etmesi olağandır. Çünkü önünde uygulaması gereken bir program vardır ve bu programı en mükemmel şekliyle uygulaması için kendisine itaat eden fertlerle çalışması bir zorunluluktur.
Cemâatlerin, kendilerini tek doğru olarak görmeleri de olağan bir durumdur. Nasıl ki ehl-i sünnet olarak kendi akîdemize güveniyorsak, diğer inanış şekillerinin yanlış olduğunu iddia ediyorsak, her cemâat de kendi akîde ve hareket metoduna aynı şekilde güvenmektedir ve doğru olduğunu savunmaktadır. Zaten bu inançta olmayan fertlerin cemâate fayda sağlamaları düşünülemez. Yukarıda cemâatin ve fertlerinin özelliklerini anlatmıştık.

Sonuç olarak diyoruz ki, cemâatleşme hiyerarşik bir yapıdır. Her cemâatin kendine has bir tarzı vardır. Cemâatlerin, belirlemiş oldukları hedefe, yine belirlemiş oldukları metodu kullanarak ulaşmaya çalışmaları olağandır. Bu, cemâatçilik ya da hizipçilik değildir; zamanın getirmiş olduğu olumsuz bir durumun içinden çıkma çabasıdır.

Cemâatleşmeyle hizipçilik arasındaki farkı iyi anlayıp, ümmetçilikle çelişmediğinin altı çizilmelidir. Müslümanlar, hangi cemâatten olurlarsa olsunlar kardeştirler ve müslümanların müslümanlar üzerinde sorumlulukları, hakları vardır. Cemâat farkı, bu sorumlulukları kişinin omuzundan almaz. Hangi cemâatten olursa olsun kişilerin kardeşlik hukukunu eksiksiz yerine getirmesi gerekir. Eğer cemâat buna engel teşkil ederse, masıyette itaat yoktur.

Cemâat Değiştirmek
Cemâat değiştirmek günümüz müslümanlarının en önemli vartalarındandır. Cemâate giriş nasıl Kur’ân ve sünnet çerçevesinde olmalı ise cemâatten ayrılmak da aynı çerçevede gerçekleşmelidir.
Fertler bir araya gelip cemâatleri oluştururlarken veyahut mevcut bir cemâate intisab ederlerken, en başta saymış olduğumuz özelliklerde bir yapı kurma ya da devam ettirme gayretindedirler. Bu gayretin başarıyla sonuçlanması için fertlerin birbirlerine güvenmesi ve başta belirlenmiş bazı hususlarda birbirlerine teminat vermeleri gerekmektedir.
Cemâate girmek demek bu birtakım konularda teminat vermek demek olup, verilen sözler Allah katındaki sorumluluğu da beraberinde getiri

İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır! (el-Bakara, 177.)

Hayır! Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever. (Âl-i `İmrân, 76.)
Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir. (el-İsrâ’, 34.)
Onlar emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir. (el-Mu’minûn, 8.)
Onlar emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir. (el-Me`âric, 32.)
Artık cemâat değiştirmek isteyenler, bu ayetleri okusunlar ve Kur’ân’a ve sahîh sünnete aykırı birşey görmedikleri sürece ahitlerine sadık kalıp cemâatlerinden ayrılmasınlar.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın