Hoş Geldin
Maruf

Gerçek günahın farkına varmak…

İnsanoğlunun en temel vasıflarından biri de kendini (nefsini) diğer insanlardan ayrı değerlendirmesidir Bu biraz da eşyanın tabiatı gereğidir. Ancak bu durum, ekseriyetle insanı hakkı görmekten, gerçeği itiraf etmekten ve adaleti tesis etmekten uzaklaştırır. Şöyle ki insanoğlu bir suçluyu/günahkarı acımasızca mahkum ederken aynı suçu/günahı kendisi işlediğinde sayısız gerekçeleri vardır. Çoğu kez “aslında ben” diye başlayan cümleler kurarak kendi suç ve günahlarının sebeplerini başka şeylerde/kişilerde arar. Ama nedense başkalarının suçlarını ve günahlarını tam da o kişiden bilir.
Kur’an-ı Kerim’de bu gibi durumlar için Rabbimiz تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى “Bu öyleyse, insafsızca bir taksim!”(Necm, 22) buyurur.
Bu insafsız tutum, sadece kişinin kendisi ile diğer insanlar arasındaki ilişkilerinde geçerli değildir. Maalesef insanoğlu, Rabbiyle olan ilişkisinde de aynı insafsız tutumu sürdürür. Açıkça ifade edemese de çoğu kez işlediği sayısız günahlarını ve Rabbine karşı olan nankörlüğünü görmez, görmek istemez. İşlediği günahlarını kabullenmek yerine işlemediği/işleyemediği günahları dillendirerek, tabiri caizse meseleyi manipüle eder. Ağzını doldura doldura etrafındaki günahkarları resmederken zımnen kendi masumiyetini/günahsızlığını kanıtlamaya çalışır. Ancak Allah Teala, bu anlayışın şeytani bir çıkmaz olduğunu bildirir.
Allah, yarattığı kullarının günah işlememesini değil, Hz. Adem-Havva gibi günahlarını ört-bas etmeden Rabbine itiraf edip pişman olmasını ister. Şeytanın yaptığı gibi bir başkasını suçlamak yerine Adem-Havva gibi günahlarımızı kendimizden bilerek, samimiyetle Rabbimizden bağışlanma istememizi emreder:
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz şüphesiz kaybedenlerden oluruz.”(Araf, 23)
Yine Hz. Musa gibi hatalarımıza/günahlarımıza hiçbir gerekçe aramaksızın şöyle niyaz etmemizi ister:
قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

Rabbim! Doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla’ dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir.” (Kasas 16)

Hz. Yunus gibi, muhataplarını kötülemeden لا إِلَهَ إِلا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ  «Senden başka hak ma’bud yoktur. Seni tenzih ederim. Şüphesiz ki ben zalimlerden oldum» (Enbiya, 87) dememizi istemektedir.

Tüm günahları affedilmiş olmasına rağmen son peygamber, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) de her gün düzenli bir şekilde tevbe istiğfar etmiş, geceleri kıldığı teheccüdü, pazartesi-perşembe tuttuğu oruçları hep günahlarıyla ilişkilendirmiştir. Güzel bir kul olarak Allah’a gösterişsiz, samimi ve içten duygularını dile getirdiği Seyyidü’l-İstiğfar Duası bize ideal kulluğa giden yolun tevbeden geçtiğini ne kadar da güzel özetlemektedir:

اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّي لّا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ، أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ، وَأَبُوءُ بِذَنْبِي فَاغْفِر لِي فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ
Allah’ım! Sen benim Rabbimsin, senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ben gücüm yettiğince sana verdiğim söz ve vadimi yerine getirmeye çalışıyorum. Yaptığım işlerin kötülüğünden sana sığınırım. Bana verdiğin nimetlerini itiraf ediyorum. İşlediğim günahlarımı itiraf ediyorum, beni bağışla. Zira günahları ancak sen bağışlarsın.

Hz. Peygamber’in bu tevbe-istiğfar hassasiyeti ashabına da yansımıştır. Cennetle müjdelendiği halde Hz. Ebubekir her namazda yapabileceği bir tevbe etme şekli öğretmesini istemiş, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de ona şu duayı öğretmişti:

اَللّـٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْماً كَثِيراً، وَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي، إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
Allahım, ben kendime çok zulmettim. Senden başka günahları bağışlayacak kimse yoktur. Beni affa layık olmasam da bağışla, bana merhamet eyle. Muhakkak ki sen çok bağışlayan çok merhamet edensin.” (Buhârî, Sıfâtu’s-Salât 149, Daavât 17, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 48, (2705))

Peygamberlerin, cennetle müjdelenen ashabın bile yana yakıla yaptıkları tevbe, kulluğun bir gereğidir. Kişi ne kadar kaçınırsa kaçınsın yine de günahkardır. Asıl olan bunun farkında olarak Allah’a karşı bir mahcubiyet içinde olmaktır. Günahkarlık/suçluluk psikolojisi aslında Rabbine karşı hissedilen vefanın, tevazuun ve acizliğin bir gereğidir. Yaptığı ibadetlerle kendini kandıran, “ben de cennete gitmeyeceğim de kim gidecek?” dercesine Allah’a karşı müstağni bir duruş içinde olan kişi, belki de başka büyük bir günah aramamalıdır. İstiğfar kapısı kapalı olanın isti’âze (Allah’a sığınma) ve isti’âne (Allah’tan yardım dileme) kapısı ne kadar açık olabilir?

Ne mutlu tevazu içinde tevbe-istiğfar ederek kulluğunu yaşayabilenlere… Ne mutlu her fırsatı bağışlanma ve berâtına vesile kılabilenlere…

Günahlarımızın affına vesile olması niyazıyla hayırlı kandiller.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın